Lavabonun iki yanına ellerimi koyup aynaya doğru eğiliyorum. Yüzüme az önce çarptığım su saç diplerimden yüzüme oradan da lavaboya doğru akıyor. Değişen bir şey arıyorum, bir ayıklık hali. Yaklaştıkça büyüyor yüzüm aynada, göz bebeklerim odaklamaya çalışıyor aksımı. Alnımdaki çizgiler paragrafsız, imla hatalı ve silinmez mürekkeple yazılmış. Sağ kaşımın hemen üstüne atılmış çocukluk imzası, alın yazımın munzam imzası olmuş. Girişmiş, gelişmiş fakat orta yerinde bitmişim. Bir de aynanın iki yanındaki derzler yeterince doldurulmamış. Kalbim ilk görevindeki savaş muhabiri şaşkınlığında atıyor. Bir saniye sonra ne olacağı kestirilemeyen bir sokak çatışmasının tam ortasındayım ve derzler çok rahatsız edici. Kabuslar hep böyle olur bilirsiniz. Gerçekten orada olduğunuzu hissettirecek tüm detaylar nasıl olduğunu bilmeden gözlemlediğiniz mağaralarından çıkar, kuşanır, o anın gerçekliğine bürünüverir. Tam bir yerinden kıllanırsınız ve bunun bir kabus olduğunu düşünürsünüz ama yine tam aynı anda bir hata, gerçek hayata özgü bir küçük falso gelir gözünüze takılır. O zaman "hassiktir bu bir rüya olamaz" dersiniz. Bilinçaltımın düzenlediği bu gerçek olacak kadar hatalı ayaklanma derzler sayesinde bir sokak çatışmasına dönüşmüştü. Bense uyanmayı hiç değilse ayılmayı bekliyordum. Tuvaletin kapısı çaresizlikle çok sinirlilik sınırında bir darbeyle vuruldu. Derin bir nefes aldım, sonra ayna buhar, yazgım görünmez oldu. Sakince kapıyı açtım. "Ne yapıyorsun arkadaşım, yarım saat oldu seni mi bekleyeceğiz, içmeyi bilmiyorsan içme" dedi kapıda bekleyen sumo güreşi idmanından çıkmış çocuk. "Peygamberliğimin ilanını bekliyordum, çünkü biliyorsun yeterince sabredince ve mağarasal yerlerde bekleyince olabiliyor." dedim botokslu gibi gergin görünen yüzüne. Vücudundan çok ayrı gibi durmayan kollarıyla beni dışarıya çekip "Sarhoş dövmek adetim değil, çekil git, allahından bul" dedi. "Şu an benim rüyamdayız ve burada bir allah varsa o da benim" diye ayak diredim. Bir an duraladı, beni çekiştiren kolunu dirseğinden kırarak gerildi, bana sallamaya çalışacağı yumruğu avuç içimle yakalayıp, havada kolunu ters döndürüp kolunu dirseğinden kıracak, öne doğru eğilen omzuna ise diğer kolumun dirseğiyle vurup omzunu çıkartacaktım. Ya da okkalı bir yumruk yeyip uyanacaktım. İkisi de olsun istediğim şeylerdi. Yumruk en geri noktaya ulaşıp yüzüme doğru seyahatine başladığı anda bir el gömleğimin yakasından çekip beni bir adım kadar kenara attı. Boşa giden yumruğun da tam karşısına geçip "Birader, arkadaş bizimle birlikte, sen de kaşınma gece gece, işine bak!" deyip küçük sumo güreşçisini tuvaletten içeri itti. Peygamberlik beklerken bir derviş gelmiş beni kurtarmıştı, dervişin adı Leventti. Üniversiteden beri görmediğim bir arkadaşım. Beni omzumdan kavrayıp "İyi misin lan? Ne bulaşıyon millete, sen belalı adam da değildin" diyerek köpek dişinin yerine yaptırdığı implantı göstererek güldü. "İyiyim lan Levent, ne kadar zaman oldu görüşmedik" diyebildim. "Evet oğlum, 5 yıl oldu temiz, napıyorsun, hayat nasıl?" dedi omzumdan sarılarak beni merdivenlerden yukarı doğru götürürken. Bilinçaltımdaki Levent yine bilinçaltımdaki Flash karakteriyle birleşmiş, belki de yer kalmadığından üstüste kaydedilmişti. Bu kadar dizi izlemeyi bırakmalıydım. Bu yetersizlik hissi ve bu uyuşukluktan da vazgeçmeliydim belki. Hayat herkese eşit kötülük ediyordu. Ve de eşit iyilik. İyice hesaplanmış bir kumarhaneydi hayat, hep kasa kazanıyordu. Sen en azından oynamaktan zevk aldığın, dolayısıyla kaybettiğine değdiği hissini verecek bir masada geçirmeliydin vaktini. Benim masam ayağıma gelmişti. Bana da kumarhanede vaktimi artıracak kadar para kazanmak kalmıştı. Bunu farketsem ve bir an önce harekete geçip bir iş bulsam, onun benden aldıkları karşısında kazandıklarımı sevdiğim masada kaybetsem iyi olurdu. Çünkü paran yeterince azalmışsa ve hala sevdiğin masada oturuyorsan hayat çok zor oluyordu. Oyuna kızıyordun, adalete kızıyordun dolayısıyla gerçekten uzaklaşıyordun. Sonuçta sen ondan vazgeçmesen oyun senden vazgeçiyordu. Ece, dayanıyordu. Son olarak babamın öldüğü, yani faniliğin elindeki çekiçle camları kırıp sirenleri çalması gerekirken o çekiçle ağzımı burnumu kırdığı bir zamanlama ile hayatıma girmişti. İşimden kovulmuştum. Ayak bileğimi kırmıştım, inkâr ve itiraz etmiş sevdiğim insanları kırmıştım. Eve kapanıp alkole başvurup hayatın kodunu kırmaya oturmuş sonunda kafayı kırmıştım. Korkunç kabuslar görüp kan ter içinde uyanıyor, ne yapacağını bilmez şekilde kalkıp kaçmak istiyor, bileğimin acısından bir adım öteye düşüyor sonra da yorgunluktan uyuyana kadar ağlıyordum. Öfke can dostum olmuştu. Ece, dayanıyordu. Onun dayanabilmesine dayanamıyordum. Hayatın denklemi sağlamak için bir bilinmez göndereceğine inanmıyordum. Ağza alınmayacak küfürler edip onu istemediğimi söylüyor, nasıl geldiyse öyle gitmesini istiyordum. "Hepsi geçecek birtanem, bak gör çok mutlu olacağız" diyordu. En son ondan biraz süre istemiştim. Kendimi toplayıp ona haber vereceğimi söylemiştim. Sonrasındaki bir iki hafta içinde de telefonda artık alkol almadığımı, kabusların gittiğini ve kendimi daha iyi hissettiğimi söylemiştim. Yalandı. Hepsi değil. Kabuslar duruyordu ama alkol almıyordum. İlaçlar da işe yaramıştı. Yardımsız yürümeye başlamıştım. Tüm bunlar 6 hafta önce olmuştu. Bu arada iş görüşmesine bile gitmiştim. Ece'yi de dün aramış yarın akşam için yemeğe davet etmiştim. Sükunetle kabul etmişti. "Hayat boktan Levent, babam vefat etti, işsizim ama allahtan Ece var" dedim merdivenlerin başına geldiğimizde. "Çok üzüldüm dostum, başın sağolsun, hadi gel arkadaşlarlayız barda" diye bağırmıştı kulağıma. Üst kat belli bir saatten sonra klübe dönen bir restorandı. Yarın Ece ile geleceğimiz restoran! Başım dönmeye başladı. Eğilip ayakkabımı bağlar gibi sol ayak bileğime dokundum, bandaj yerindeydi. Bilinçaltım her zamanki gibi dersine iyi çalışmıştı. Çünkü kabusuma göre buluşma yerine geliyordum. Ece gelmeden şarabı sipariş ediyor içmeye başlıyordum. Ece geldiğinde ise garsona bir şişe prosecco getirmesini ve masada patlatmasını istiyordum. Bunu Ece geldikten yirmi dakika sonra yapmasını istiyordum. Çünkü bu gece kutlamamız vardı. Hem Ece de processoyu çok severdi. Ona "Ece lütfen konuşma çünkü beni dinlemeni istiyorum. Biliyorum çok kötü bir dönem geçirdim ve biliyorum sana çok kötü davrandım. Bu hiçbir anında bir sınav olmadı, gerçekten ölesiye boktan hissettim. Bir daha hiç normal hissetmeyecekmişim, azrailin sıralamasında öncelikli rezervasyon yaptırmalıymışım gibi hissettim. Sen ise herşeyin mümkün olduğu bir gezegenden gelmiştin. Ece kraliçe demek, sen umudun kraliçesiydin, göz alıcı, söz kesici ve gökkuşağı rengindeydin. Kendini göremediğin bir ayna sana çekici geldi diye düşündüm. Benim karanlığımın en azından alacakaranlık olması için galaksiler dolusu güneşe ihtiyacım vardı. Sen galaksiler kraliçesiydin ve en azından dört galaksi emrindeydi. Göremedim. Tüm odacıklarında pıhtılaşan kanla güneş tutulması siyahlığındaki kalbimin buzul çağını sağ atlatacağını hiç düşünmedim. Şimdi sen sanıyorsun ki ben ilaçlardan dolayı dikildim ayağa, hayır. Şifalı ellerin değdi yaralarıma, önce kılcal damarlarım kesti sızlanmayı, sonra sırasıyla tüm organlarım ölümlülüklerini unutarak sıralı hazıola geçti karşında. Devrim yapmak gibi birşey oldu varlığın bedenimde. En son mutfak camının pervazında babamın beslediği kuşlar döndü bu sabah. Önce babam için yas tuttuk sonra kahvaltı ettik karşılıklı, konuştuk. Bana laz müteahit Yıldırım amcanın yaptırdığı çekmenin kuruduğundan, mahalledeki yeni imar durumundan ve senin gözlerinin büyüleyiciliğinden bahsettiler. Sarılıp ayrıldık. Hepsinin teker teker selamı var sana. Bilmeden sardığın hayatımın yaraları iyileşti Ece. Dün bir iş görüşmesine gittim, üç komşu galaksinin kardeş duygular besleyen sistemler olduğunu, kıymeti bilinen iyiliğin çığ gibi büyüyerek yağdığını ve kıymeti bilinen sevginin insanı nasıl iyileştirdiğini anlattım. Haftaya başlamamı söyledi müdür. Şimdi kraliçe sen söyle, beni affedebilecek misin çünkü aynalar ölmez, pislenir ya da buğulanır." dedikten hemen sonra gelecekti prosecco. Ama Ece gelmiyordu buluşmaya, benim şarap böylece ikiye oradan aldığı gazla üçüncü vitese geçiyordu. Masalar kalkıp klüp oluyordu restoran, ben de kendime gelmek için tuvalete iniyordum. İpsiz sapsız bilinçaltı işte. Ece'nin yemeğe gelmeyi kabul ettiği gece gelip bana bu şakayı yapıyordu. Doğruluyordum. "Levent sen geç bara, ben kapıya çıkıp bir sigara içeceğim" diyordum. Kapının önü kalabalık, tam ateş isteyecekken tuvaletin önündeki sumocukla karşılaşıyorduk. Kısa bir sessizliğin ardından arkamı dönüp otoparka doğru yürüyordum. Artık dayanamıyordum bu kabusa. Zar zor otoparka ve nihayet arabanın içine girip sürücü koltuğunun başlığına yaslıyordum kafamı. Star wars daki ışık hızına geçiş gibi, herşey bir an duruyordu. Sonra kayarak bir solucan deliği içinde sürüklenmeye başlıyordum. Bırakıyordum kendimi. Ne istiyorsan yap bilinçaltım. Yarın güzel bir gün olacak.
Gözlerimi açıyorum. Otopark duvarı. Kat 2B. Gözüm yan koltulta duran telefona kayıyor. Tarihi kontrol etmeliyim diye dokununca ekrandaki mesajı görüyorum.
Levent : Olm dün gece kayboldun, iyiyim diye haber ver. Ha! arayı da açmayalım bir daha bu kadar!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder