Üniversitenin ikinci senesiydi. Hayallerimi iyi fiyata satmış, güzel bir yaz tatili yapmış, kış sezonu olan kağıt oynamak, sinemaya gitmek ve spor yapmak için okulun yolunu tutmuştum. İnsan herşeyi yapabileceğini, daha korkutucusu herşeyi yapmaya gücü ve aklının yeteceğini sanır üniversite yaşlarındayken. Kafam oldukça karışık hayatım ise alabildiğine basitti. İşleri komplike hale getirecek enstrümanlar hikayelerde duyduğumuz pis bakışlı canavarlardı. En korkutucu olanı aşk. Daha bizim komşuluğa uğramamıştı. Karşı komşuya karşı hissettiğimiz ve kasıtla eşzamanlı kapıya çıkma, evin anahtarını sorma ya da haftada bir yapılan altın günlerinin ganimetlerine konma gibi karşı koyamadığımız, hayallerde görüp kamyon devirdiğimiz ya da bizi çocukça sevmeye çalışırken orasına burasına dokunmaya çalıştığımızda hissettiğimiz heyecanı saymazsak. O da daha mekanik işlerimize yarıyormuş, insan sonradan anlıyor. Şimdilerde tanımladığımız gibi, güçlü bir tutku ve heyecan beklemek, entelektüel olarak anlaşabilmek, hayatla ilgili benzer kaygılar ya da hedefler kovalıyor olmak yoktu hedefimizde. Herkesin hoşlandığı kızdan hoşlanıp, şansımızı sibirya soğuğu seviyelerine düşürdüğümüz, büsbütün ilişkiye inancımızı yitirmek odaklı tek taraflı ilişkilerimiz vardı. Grup halinde gezer, beş liralık benzin alır, iki çay ile tüm gün kahvelerde otururduk. Kahvehane en çok da üniversite çağında çocuklar için gerekli bir mekandır. Bir sosyalleşme alanı, bir rehabilitasyon merkezi ve hayat öğretileri için müthiş bir okuldur. Ben kadar çok vakit geçirenler bir daha orada olmamak için ciddi bir motivasyon sahibi olurlar. O kadar çok vakit geçiriyorduk ki arkadaş grubuyla, artık konuşmadan anlaşma aşamasına gelmiştik. Hatta bazılarımız o aşamayı geçmiş, sonraki ilk sokaktan dönüp gözden kaybolmuşlardı. En yaygın iletişim biçimi suskunluktur böylesi gruplarda, hem konuşacak birşey kalmamış olmasından, hem de artık konuşmaya gerek kalmadığından.
Böyle suskunların birinde tanışmıştık onunla. Yine ekipçe hoşlandığımız bir kızın benden hoşlanacağını hiç düşünmemiştim. Eğer o sizinle ilgilenmeyecekse, onun hayaliyle istediğiniz kadar ileri gidebilirsiniz. Ailesel takıntılar, toplum baskısı, ayıp ya da yarın yoktur çünkü o zaman.Olmamıştır ve olmayacaktır zaten. Yani doyasıya sizindir hayaller. İki kişilik olduğunda karışır ilişkiler o yaşlarda. Bizimki onun gayreti ve benim konuyu anlayamayışımı iknasıyla karışmıştı. Gelip grubun bir parçası oluvermiş ve dede yadigarı büfelik kap kacaklar gibi yüzyıllardır oranın bir parçasıymış gibi hissettirmişti herkese. Korkarak defalarca kaçmak istemiş ama hiç ses etmemiştim. Birlikte susmuştuk. Birlikte susabilirsek herşeyi yapabileceğimizi düşünmüştük. Bir arkadaşımız vardı, Neslihan. İyi king oynar, sıkı rakı içer ve monopalet dünya şampiyonu gibi nargile çekerdi. Bu fal gerçeğini hayatımıza sokan oydu. Bir cebinde 52 diğerinde tarot kartları ile gezerdi. Babasının eve sabaha karşı gelip ortalığı yıktığı gecelerin sabahında herkesten önce kantine gelir, köşedeki masada yerini alırdı. Sonra teker teker tüm ayyaşlar masaya düşer, kimisi 3 tarot kartı seçer, kimisi desteyi keser ve sade poğaçasına gömülürdü. Neslihan tarot kartlarına bakar ya sırtına sertçe vurur ya da omzuna yumuşacık dokunurdu. Sonrası senin işin, nasıl yorumlarsan artık. Kağıt falını ama mutlaka açardı, bazen öğle yemeğinde Emek kafede köfte ekmeğe beleşten düşme ihtimalimi tutardım dilek olarak, tutardı. Faldan da büyük şeyler beklememek lazım. Rakıya düştüğümüz bazı geceler anlatırdı Neslihan, annesi bakarmış sürekli fal, ya ağlar ya da kalkıp çayını tazelermiş. Sessizce dinler, kadeh tokuştururduk, sus falımız çaylı çıksın derdik içimizden.
Eve dönerken hayatıma her yerinden dahil olan bu fal hikayesini düşünüyordum. Bir de şu benler konusu vardı. Gitmiyorlardı bir türlü. İç sesim de hâlâ sessizdi. Üstüne varmadım, belki de o son garip karşılaşmadaki küçük ayı takım yıldızına takılmıştı. Çünkü hiç adından söz etmezdik, kim gördüğünü sandıysa diğeri devreye girer konuyu balkanlar üzerinden sağ salim sıcak denizlere getirirdi. Sıcaklar güvenli hissettiğimiz konfor alanımız, yerimiz yurdumuz, şıranın allahı, sıranın sonu ve şırdanın kaymağıydı. Hele cehennem seviye sıcaklarsa. Ruhu kuzeyli insanların ibretlik terbiyesiydi. Arife tarif gerekseydi ona kısaca Arif diyemezdik.
Arabayı dört numaranın yerine park edip, bunu sabaha kadar bize huzurlu hissettirecek bir galibiyet sayıp, isyankar debriyaj ayağımla sekerek, sek viskileri kesme çeyiz bardaklarına uygun görerek eğlendirmeye çalıştım iç sesimi. Kapıdan girip karanlıkta havada kolumla yarım yay çizip tam h maksimum notasında avucumu açarak anahtarı karşı duvardaki anahtarlığa sokmaya çalıştım. Olmadı. İç sesime baktım, genelde alaycı bir gülüş atardı. Oralı değildi, nereli ise orası çok kuzeyliydi ve iç sesim bazen çok terbiyesiz olabiliyordu. Işığı yaktım, kendime baktım, boynumda gömleğin ikinci düğmesinin altında gün boyu metrobüs tacizi yaşamış benimi serbest bıraktım. Çevresi kızarmıştı, sevilmemekten dedim. Küçük bir kalorifer böceği ayakkabılıktan mutfağa hezeyan halinde koştu. Nükleer savaş çıksa hayatta kalacağımı bilip yine de herhangi bir anda panik halinde oradan oraya koşar mıydım diye düşündüm. Kakalak camiasındaki yerini önemsediğimden ellemedim böceği. 6 numara Vedat beylerin evinden İsmet böcek derlerdi belki. İyi eğitilmiş, yeterince sevilmiş ve böcek alemine barış getirmiş olabilirdi. Koridorda soyundum, pantalonu çıkartıp banyonun önüne atmadan ceplerini kontrol ettim, adettendir. O cepten çıkacak iki lira size hayatınızın en bedava sabah poğaçasını ısmarlayabilir çünkü. Elime küçük bir not kağıdı geldi. Kenar süslemeler, rengarenk öküzlerden yapılmış, toz pembe renkli bir not kağıdı. Üzerinde bir not vardı ; bensiz olanların falı açılmaz mı? Ve bir de telefon numarası. Ne garip bir gün oldu diye geçirdim içimden, belki de yarın aramalıyım bu tuhaf yabancıyı. Kafasını kaldırdı iç sesim. Anladım dedim, anladım. Biliyorum neye soyunduğumuzu...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder