Bu Blogda Ara

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Dış Falı

Geniş bir alnı, alnının sağ tarafında, saçlarının tam başladığı yerde küçük bir yara izi var. Saçlarını kısa kestirip kahkül yaptırsa çok yakışır aslında. İnce uzun bir yüz yapısı var. Çıkık elmacık kemikleri iyi bir tasarımcının elinden çıkmış gibi, tanrı makyajlı. Kalın belirgin kaşları ve birbirine yakın büyük göz çukurları var. Dağına göre kar dedikleri cinsten, yoksa o güneşte yeşile dönen bal rengi gözler iyi planlanmamış bir vitrindeki en parlak parça gibi silip atabilir ne varsa etrafında. Uyum hafife alınan ama ucuz olmayan birşeydir. Gözleri, onları nasıl kullanmak istediğine göre iyi bir tüccar, alıyor, satıyor ve hep kazanıyor ya da çok parlak bir deniz feneri, yolunu kaybedene de, güzergahından geçene de güven veriyor. Gözleri kırmızı reçeteli ilaçlar gibi, zorlu ama mecburi istikamet, tam yerine geldiklerinde ayakları yere basan bir muzaffer ordunun komutanı, planlı, ilham verici ve korkutucu. Gözleriyle ilgili yazışmış şiirler, antik devirlerde alınmış topraklar, çocukları avutmak için karıştırıldığı ninniler var. Gözleriyle ilgili bir yaratıcı sanatlar yarışması yapmayı önermişliğim var. Dudakları ağırbaşlı, davetkâr, bağışlayıcı. Dedemin tarlayı sulamak için toprağı karıp açtığı arklar gibi, nemli ama çatlak. Çatlaklarında yüzlerce canlıya hayat, şifa, anavatan. Dudakları söz verişmiş topraklar, binlerce mültecinin kıçıkırık teknelere binerek sığınmak istediği coğrafya. Çenesi, atalarının doğru gen kombinasyonunu yakalamak için dere tepe gezdiği, köşeli fakat yüzündeki gizi çerçevelemek için uygun ilahi kılıf. Boynu, anne kokusuyla bir bebeğin uykuya dalması gibi huzurlu, şefkatli, hesapsız. Boynunda uyanmak için yattığım geceler var. Oda yeterince karanlıksa ve bende kalan tshirti hala yeterince kokuyorsa bir kirpiye sarılıp uyumak mümkün.

Gözümün önündeki perde kalkıyor. İyi niyetini korumaya niyetli, yer yer ısrarcı iki göz ile karşılaşıyorum. "Müptelalık müptezelliğe dönüşebiliyor." diyorum. "Müptezellik dış kaynaklı bir tanımdır, müptelalık ise kendinle alakalıdır. Yeterince uzağa gitmeden vazgeçmeyi sevmem." diyor ısrarcı gözlerin alt komşusu dudaklar. "O zaman, fal denen teranenin, kehanet ya da okuyuculuktan farklı olduğunu, durumu değiştirmek ya da araya girmek yerine tanık olmayı düzlem olarak seçtiğini biliyorsun." diyorum. "Ben neye uzun süre baksam bana birşeyler anlatan şekillere dönüyor." diyor. "Benimse aklımda uçuşan benler, uzun süre baktığım yerlerde belirip bana türlü hikeyeler anlatıyor." diye yanıtlıyorum bu tuhaf iletişimin kendiliğinden misafirini. Sigarasını yakıyor. Çakmak ebedi istirahatgâhına dönüyor. Kafamı eğip not defterime bakıyorum, çizilip üstü karalanmış, soru işareti, futbol topu, bumerang, dikenli tel, plastik bir küvet ördeği, bilmediğim birinin ismi, çekip gitmek hissi ve son olarak  tuhaf bir kaş, göz ve saç. İç sesime odaklanıyorum. O da bana odaklanmış, ya da az önceki ingiliz anahtarına benzeyen bene. Bir ben ingiliz anahtarına benzeyemez diyorum ona ya da bunun için en azından birkaç bene ihtiyaç vardır. Birden fazla bense o zaman da ingiliz anahtarından çok küçük ayı takım yıldızına benzetilebilir, bu da bize ıssızda yolumuzu göstermez diyorum. Dinlemiyor. Neyin peşinde olduğunu biliyorum diyorum iç sesime. Uyduruk kağıt fallarında fal açılsın diye yapılan hileler vardır. İç sesim duymamak için yüksek sesle şarkı söylüyor; bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin? Söyle canım ne dersin? 

"Neyin peşindesin?" diye ünlüyor az önceki diş reklamı yıldızı ağızın sahibesi. İrkiliyorum. "Bir saniye!" Ellerini dirseklerinden kırıp, göğüs hizasında kaldırıp avuç içlerini gösteriyor bana; "Tamam!" Sanki orada olmayan birşeyle hararetli bir konuşmanın içerisinde olduğumu anlıyor. "Pardon" diye gerçekliğe dönüyorum. "Neyi bekliyoruz peki?" diye soruyorum, kabaca algılanmak riskini göze alarak. "Ben falı hakkında bugüne kadar uydurulamamış mükemmel açıklamayı bana anlatabilmen için beni kahve içmeye davet etmeni tabii ki" diyor, nasıl algılanacağından şüphe etmeden. Yüzünü okuyorum. Ciddi. Hatta neşeli, belki bir parça da heyecanlı. Daha önce hiç birini kahveye davet etmeye davet edilmemiş olduğumdan durumun gerçekliğini kontrol etmeye çalışıyorum. Bazen böyle oluyor. Tecrübelerin sizin seçtiğiniz şeylerden oluştuğunu sanırsınız. İnanın bana, yeterince kararsızsanız maruz kalıyorsunuz. Gel hadi, iç sesimi de burada bırakalım, o bazen böyle hakkında fikri olmadığı bir sanat eserine bakan insan gibi takılır kalır. Daha garibi bunu her seferinde aynı şeye bakarak yapabilir, demek istiyorum. Gidelim bir kahve içelim, ben falının, otun bokun falı varken neden göz ardı edildiğini, sınav insanları fazlalarıyla sevmekken beni neden istenmeyen ya da sempatik ilan etmenin saçmalığını anlatayım sana. Beni anlatayım sen dinle, belki benlerden yola çıkarak bir yere varırız, demek istiyorum. "Emin misin?" diyorum bunun yerine, "Çünkü buraya gelmeden aynaya baktım, haberler kötü!" "Haberleri izlemiyorum." diyor. Doğru zamanda doğru cevabı vermek denen şey geliyor. Elini sıkıyor diş reklamı yıldızının. Böyle müstesna bir kurum olarak çok az ödül verdiklerini, eğer kendileri de uygun görürse haftaya yapılacak olan "Bir cevap verdi, şehre elektrik, su, doğalgaz geldi" isimli konferansta kendisine bir onur ödülü vermek istediklerini söylüyor. Kibarca reddediliyor, ceketini ilikleyip gidiyor. "Şey, pardon ama ben yapamam!" diyorum sesim içime kaçarak. "Tamam, bu son kararın olmasın, anlatmak istersen al bu numaram" diyor ve telefon numarasını veriyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder