Bu Blogda Ara

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Düş Falı

Devrik cümlelerimi doğrulttum. Bayramlık kelimelerimi kaldırdığım raflardan indirdim, naftalin kokmasınlar diye ağzıma attım, iki üç tur döndürdüm. Sırlarımı ucundan kenarından bağlı olduğu gerçeklerden koparttım, iyice sarıp şüphe çekmeyecek şekilde kamufle ettim. Bakışlarımdaki ışığı bir doz kısıp, kaşlarımın birleştiği yerdeki izi kızgın olarak algılanmayacak fakat yersiz mutlu da görünmemek üzere ütüledim. Ucu kaçık fikirlerimle ucu yanık umutlarımı da sabırlı olmaları konusunda yumuşak bir dille uyardım. Üzerimdeki gömleğe bela, saçlarımdaki beyazlara ise bir fatiha okudum. Bu sabah almadığım duş için teyemmüm opsiyonunu düşündüm. Sonra temiz toprak bulmanın temiz insan bulmak kadar zor olduğunu fark edip vazgeçtim. Ağız kokusu için naneli şeker, kimileri bu ihtimal için neler çeker ve yolda kalmamak için sağlam teker ayarladım. Aklıma Hakan Peker de geldi arada, açtım youtube dan; "Ateşini yolla bana". Ateşi önce bulmak sonra da en olmadık yerde kaybetmek için neler çektiğini düşündüm insanlığın. Sonra yine çakmak bahanesiyle tanıştığım ve an itibariyle gaza gelip abarttığım bir hazırlık içinde olduğunu fark edip toparlandım. Kendimi işime veremiyordum. Suratım attığım şaplaktan sonra iki kere odama uğramıştı sekreter. Normalde çağırsan gelmez, gelmeyişini sebeplendirmek için de türlü işe karışır, sonra işler karışır, birden gözleri dolar ve gelir o işi temizlemek için iki yüz dolar isterdi. Bugün ise dolarlara karışmadan kendiliğinden uğradı, ilkinde iyi olup olmadığımı sordu, ikincisinde ise öğle yemeğine çıkıp çıkmayacağımı. Çıkamıyordum. Odada göründüğüm yerden daha derindeydim. Bu hem korktuğum hem de ömrüm boyu karşılaşmayı istediğim şeye çok benziyordu. Hangi duyguda olduğuma karar veremiyor ama içten hissettiğim itekleme ile sürüklenmeme de engel olamıyordum. Biraz durabilsem, anı durdurabilsem, insani ihtiyaçlarıma, geçmişime, yüklerime, sözlerime bakabilsem. Beni hep gerçeklikten koparan ama içimde hep hakkaniyetiyle karşıma dikilen iç sesimle konuşabilsem belki açlığımı da fark edebilirdim. Sonra belki yemeğin verdiği rahatlama ile rutinlerimi bulabilir, onları sevebilir, her bıyıklının kimliğine bakabilir ve kesinlikle bu ihanetin içine girmeyebilirdim. İç sesime döndüm, telefonu kapattığımdan beri ortalarda yoktu. Herkesin yemekte olduğu yalnız bir anda masanın altına girdim. Sırtımı bilgisayar kasasına yaslayıp dizlerimi kırıp onlara sarıldım. Bu cenin pozisyonu beni hep rahatlatırdı. İç sesim göründü. Pis pis sırıtıyordu. "Neresindesin bu işin?" dedim. "İzin vermiyorsun!" dedi. "Hepsi senin planın!" diye suçladım onu,  "Gerçek olduğunu biliyorsun, izin ver lütfen" diye yumuşattı havayı. Hiç adeti değildi. O zaman emin oldum ki bütün bu darbe onun işiydi, başından sonuna. Küçük ayı yıldız takımına benzettiği benlerden olmuştu. Yine aynı düşün peşindeydi. Bu düş yüzünden kavgalar etmiş, küfürler etmiş, kilolar vermiş, olmadık işlerde çalışmış, olaylara karışmış ve yine aynı duygunun gölgesinde barışmıştık. O bu düşle uğraşmayı bırakmıştı ben de onu cezalandırmak için giriştiğim bedenimi yok etme çabasından vazgeçmiştim. Uzun zaman önce imzaladığımız bu barışı kimse bozmamış, hayatın kendiliğinden sona ereceği günü beklerken sıkılmamak adına rutinler icat etmiş, zaman zaman hevesli hatta bir amaç için, genellikle özlemle ve bitmeyen rüyalarla yaşlanır olmuştuk. Şimdi yine nereden çıkmıştı peki bu, onca zaman ve onca tecrübeden sonra.

Masanın altından çıktım. Herkes ofise dönmüş, benim odanın sahanlığına birikmiş neler olduğunu görmek için içeri bakmaya çalışıyorlardı. Bunu ayakta bir şeyler konuşuyormuş havasında yapıyorlardı. Doğruldum, sonra sanki bilgisayarın bir kablosunu düzeltmiş de rahata ermiş gibi geriye doğru esnedim. Sandalyemi çekip oturdum. Masanın sol üst çekmecesini çektim. Her dayanamadığımı hissettiğimde başvurduğum bu çekmece bir zaman makinesiydi. Özenle ortasından önce dikine sonra enine katlanmış mektupları çıkarttım. Kokladım. Hala biberiyenin kokusunu alabiliyordum. Derin bir nefes çekip, üstlerini parmak uçlarımla severek masanın üzerine koydum. Geçen hafta müdürün odaya girmesi ile apar topar çekmeceye sıkıştırdığım mektubun ucunun kırıldığını gördüm. Lanet ettim. Unutmuştum düzeltmeyi. İçlerinden bir tanesini seçtim. Arada yapardım bunu, Mektup Falı koymuştum adını. Her satırını ezbere bildiğim mektupların bana mutlaka yeni bir şey söylediğini biliyordum. 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

13.Temmuz.06

Sevgilim,

Bu işi yapıyor olmayı bu kadar istemeyeceğimi hiç düşünmezdim. İşte yine ultra zengin bir tekstilcinin mutfağını çiziyorum. Ne garip, insanlar ona çok para harcadıklarında mutlu olabileceklerini düşünüyorlar evlerinde. Dün ne oldu biliyor musun? Keşif için gittiğim bu çok pahalı evin mutfağının balkonunda eski bir tel dolap buldum. Acaba oraya kaldırdıklarını unutmuşlar mıdır? Malatyalı bu aile, babannesinin evinden getirmiş herhalde Yılmaz bey. Alsam onu haberleri olur mu acaba dersin? Çünkü yeni mutfakla ilgili toplantıda bu dolaptan hiç bahsetmediler bile. Bizim mutfakta kesin baş köşe olur. Bizim ev demek ne tatlı. Zorlama, sen anlamazsın, erkek hastalığı :)

Neyse şimdi işe dönüyorum. İstememelerine rağmen mutfağın tam ortasına kocaman bir ada tezgah çizicem. Belki karşılıklı yemek yaparken uzanıp öpüşürler de kaşıklıktan bir kepçe adamın kafasına çarpar. İşte o zaman anlar ki yemekten beslenmek yemek yapmaktan beslenmenin sadece bir türüdür. O türü alır, bakar büyütür, yurtdışlarına okullara gönderir. Çünkü yabancı dil bilmeden olmaz. O da inşallah mesih gibi döner ülkeye de anlatır herkese sevmek nasıl biçim doyurucu bir besindir.

Olur mu dersin?

İmza: Dolap hırsızı

Hasretle
Bahar

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ancak sen, naifliği salaklık mertebesini şereflendiren zibidi, ancak sen akıl edebilirdin bu tuhaflığı diye geçirdim içimden. İçimde kabartma tozundan fazla kabaran kekler gibi şişen duygu, özlem, hayranlık, geldi gözüme birikti. İç sesimle irkildim;

- Sana geri geleceğini söyledi.  
- Hayıır!
sesim korkunç yüksek çıkmıştı.
- Hayır, o gitti. Her insan gibi, öldü. Tam yeşerecekken çürüdü, toprak oldu. Anla artık!!
- Onu son gördüğün geceyi hatırla, odadaki herkesi dışarı çıkartıp yatağına oturduğun ve sonra onun gözlerini açıp zorla da olsa sana 'Fatih, üzülme bir tanem, dayanamıyorum. Bak sana bir şey diyeceğim. Bir anlaşma olarak al bunu. Eğer bir gün ben olmazsam, başaramazsam bunu, dönüp seni mutlaka bulacağım. Karşına çıkacağım, beni görebilecek kadar ayık olmalısın. Gökçeada'daki geceyi hatırlıyor musun, aynı sarhoşlukla, ayrı anlara ama aynı duygularla ağlamıştık. Sonra sen kafanı kaldırıp yıldızlara bakmıştın, içlerinde bir şey bulup beni güldürme derdindeydin. Sonra sanki çok önemli bir şey bulmuş gibi elinle işaret etmiş ve Küçükayı Takım Yıldızını göstermiş "Baksana büyük ayı senin tekstilcinin kafasına çarpması gereken kepçe değil mi aynı" demiştin. Bense senin Küçük Ayı Takım Yıldızını bilmemene gülmüştüm. Ama söylememiştim. İçime işlemiştin o an. Aklımın, kalbimin değil ruhumun bir yerlerine eklenmişti ruhun. İşte beni Küçük Ayı Takım yıldızından tanı, ben orada olacağım çünkü. Belki beraber şu Yılmaz beyin kafasına bir kepçe fırlatırız.' demişti.
- Sus lütfen, lütfen, ondan kalan en güzel rüyama dokunma
- Rüya değildi..
- Lütfen, yapma bunu..

Sessizlik olmuştu. Sanki bu anı biliyormuş gibi o mektup gelmişti elime. Mektup Falı hep çalışırdı. Şu an çalışıyor olmasını isteyip istemediğimi bilmiyordum. Gözyaşlarıma engel olamıyor, ofistekilere rezil olmaya engel olamıyor, bu ihtimale derinden bir yerden inanmak istiyor olmama engel olamıyor, engel olamıyor parantezine alınamıyor ve bir sosyalci düzensizliğiyle çözülemeyen bir probleme dönüşüyordum. Uzandım. Hiç açmadığım sol alt çekmeceyi açtım. Son tatilimizden bir fotoğraf, konser biletleri, kitap ayraçları, renkli bir topaç, özlediğim her şey. Fotoğrafı alıp mektubun üzerine koydum. Gözlerimi gözlerine dikerek baktım Bahar'ın. O yüz, o anlatsam anlatılmaz ifade, o gözler, yarışmayı benim kazanmam için dualar ettiğim gözler. Ne olur bana bir şeyler söyle dedim içimden, yalvarıyorum. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Dönüp iç sesime baktım. Önüne bakıyor ama elleriyle t-shirtünü açmış bana bir şey gösteriyordu. Dikkatli baktığımda, göğsünde zayıf bir ışık gibi parlayan ruhunu, o kararmış, katılaşmış, ağırlaşmış ruhunun içinde küçücük bir parça umut gördüm. Yüzüme bakmıyordu. Mücadele etmiyordu. Etmeyecekti. İnanmamı istiyordu. Bekliyordu. Bekleyecekti. Bu en iyi yaptığı işti, sonsuzluğun bekçisi, umutsuzluğun muzip kayıt memuru. 

Doğruldum. Saat 17:00 idi. Şimdi çıkarsam tam zamanında orada olabilirdim. Fotoğrafa döndüm, eğilip tam yüzünden öptüm. Dikkatle mektupları toplayıp üst çekmeceye koydum. Fotoğrafı ise yanıma aldım. Aceleyle ofisten çıktım. Çıkarken de sekreterin masasına iki yüz dolar bıraktım. Gülümsedi. Arabaya bindim, güneşliği açtım, fotoğrafı ruhsat bölümüne sıkıştırdım. Göz göze geldik tekrar, gülümsedim, iç sesime baktım, o da gülüyor. Sesim aklımdan kaçtı; Olur mu dersin?     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder