Bu Blogda Ara

10 Temmuz 2016 Pazar

İç Falı

Konu dönüp dolaşıp kendine yetmeye geliyor. Aklımda durdurma komutunu bulamadığım bazı programcıklar yer ve zamandan bağımsız çalışıp konuyu aynı yere getiriyor. Daha çok şimşek çakması gibi bir his. İşlerin buraya geleceğini hissediyorsunuz ama tam olarak ne zaman ani bir tepkime ile gündeminize düşeceğini kestiremiyorsunuz. Üstüne düşünme fırsatım çok olan bir konu ve fazlaca abartıldığını düşünürüm. Genellikle mutlulukla ilişkilendirilen ve kişinin kendi ile mutlu olması üzerinden yorumlanan bir hâldir. Oysa yetmek tam anlamı ile yeter ölçüde argümanla bir zaman aralığını kaplamaktır. İnsan kendi ile pekâla oturup sıkılabilir de, o da yeterli bir durumdur. Kaçmak hissinin barınmadığı yerler o an elinizle olanla meşgul olmanız anlamına gelir. İnsanları biraz müşkülpesent bulurum bu konuyla ilgili. O yüzdendir ki şimşek çakmalarının set üstü ocak çakmağı gibi sabırsızca ve ardarda çakmaya başladığı zamanlarda ne yapıyorsam bırakır, sessize kaçar, elimde not kağıdı ile oturur biraz onu dinlerim. Sessizlik içerideki sesleri daha net duymak, not kağıdı işlerin anlatılabilir olmaktan çıktığı zamanlarda resim çizmek işini görür. Yine öyle olmuştu. Koşarak kaçmış ve kendimi en iç sesimle başbaşa hissettiğim bu deniz kıyısına atmıştım. Her zamanki kayanın üzerine artık kıçımın otura otura yer ettiği oyuntuya oturmuş ufka doğru bakıyordum. Açık bir alanda ufka bakmak otomobilde arkada oturup ön camdan ileri bakmak gibi mide bulantısı, yol tutması gibi birçok şeye iyi gelen bir eylemdir. İç sesim koşulları beğenmiş olacak gök gürültüsü gibi kükredi "Bu yalnızlık, nereye kadar?" İç sesim ekâbir bir tiptir. Az önce kurduğu cümlede soru işareti olmayabilir, daha kesin yargılı ve alaycı yorumlar yapmayı sever. Genelde cevabını henüz bilmediğimiz ya da bilsek de seslendirip durduk yere gerçekleştirmek istemediğimiz sorulara güzel soru deriz. "Güzel soru" dedim. İç sesimle konuşurken ben de biraz ukala olurum, o yüzden az önceki cümlemin sonunda ünlem olabilir. İç sesim tısladı. Dönüp sağıma baktım. Çakmakla yaklaşmak gereken topuz saçlı, gözlüklü, bu kaya cumhuriyetinde benimle aynı kayaya oturmayı seçmiş kız gitmişti. İnceliklerden anlayan birisi değildi zaten. Yine de kendisine benin önemli bir mevzu olduğundan, bir melanin birliği olarak insanın kendisinden yola çıkarak oluşan, sonra yoldan çıkan, kendi yoluna doğru giden bir yapıya ben denmesinin ne kadar anlamlı olduğundan, hıyaroglifden, fal gerçeğinden bahsedemediğim için eksik hissediyordum. Ufka döndüm tekrar. Aldığım notlara baktım. Bıyıklılar konusu. Elimi bıyığıma götürdüm. Uzamış. İnsanın bitki örtüsü olan kılın tüyün çok kıldan tüyden bir mevzu olduğunu düşündüm. Bıyıklılar için aldığım notun altına bir soru işareti çizdim. Cüsseli, içi çapraz taranmış, kavisi kusursuz. İç sesim oyunu yükseltti; "Herkesin içinde kendimizi arıyorsak, neden doğrudan kendimizle yetinemiyoruz?" Yine bir soru cümlesi değildi. Farkındalığı artırmak için kurulan bu cümle daha önceki cümleyle çelişmekten çok pekişiyordu. Yalnızlık hissinden kurtul, kendini tercih et, burası yeterince kalabalık, ortam güzel diyordu. Ortam güzeldi. Yalan yoktu. Hava hala sıcaktı. Kafamı not kağıdından kaldırdığımda ufukta bir bulutun çizdiğim soru işaretine döndüğünü gördüm. Kağıda dönerek soru işaretini sildim, bulut dağıldı, futbol topu çizdim, bulut belirdi, futbol topuna döndü ve kaldı. Salak bir teknolojik oyuncak kullanıyor gibiydim. Bir süre oynayınca fark ettim ki gökyüzüne baktığımda bir buluttan görüntülemeyi hayal ettiğim bir şekil yoktu. Daha çok bulutlara bakıp onları birşeylere benzetmekten keyif alıyordum. Garip. Suyunu çıkarttım. Güneşe kaş, göz ve abuk bir saç çizdim. Rütbeli bir askerle evsiz bir cazcıya benzedi. Güneş battı. Ufku silip kalktım. Arkamı döndüğümde birisi ile burun buruna geldim. Otopilot çakmağıma uzandım. "Teşekkürler, nereden anladınız?" diye sordu. "İnsanların tanışmaları yüzde elli oranında ateş istemek, saati sormak, yol sormak, yordam bilmek ve benzerlerinden oluşuyor." dedim. Gülümsedi. Alnındaki ben şekil değiştirdi, 6-7 numara ingiliz anahtarı şekline dönüştü. Bu ben onda mı, benim aklımdaki benler gidip kendilerine yer mi beğeniyorlar diye düşündüm. Eğilip sigarasını yaktı. "Az ileride bir restoranda oturuyordum, güneş batmadan önce önündeki bulutlarla birlikte parti sonrası kendine çeki düzen vermeye çalışan bir palyaçoya benzediğine yemin edebilirim. Onu görmeye geldim ama yetişemedim." dedi. "Ben falına inanır mısınız?" diye sordum. Sesindeki karıncalar tütsü dumanına maruz kalmış gibi kaçıştı. Sustu, yutkundu."Ben" dedi, "Öğrenmek ve sonra müptelası olmak isterim."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder