Bu Blogda Ara

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Gülüş Falı

Bazı yolculuklar çok uzun sürer. Onlar genelde bir yere varsın istediğimiz yolculuklardır. Çoğu zaman o sonuç için çıkılmıştır yolculuğa ve netice hasıl olmadan ne geleceğimiz ne yolculuğun kendisi anlam bulur. Analog zamanın insanlarının anlayabileceği kadar emek yoğun hatta hak edişli süreçlerdir o yolculuklar. Sonuçta kimse kimseyi, neredeyse kimseye ve kesinlikle hediye etmez. Ama işin tuhaf tarafı tanımlar ve dolayısıyla anlayışlar ve yaşam başkalaştıkça hayata analog kalmak bir mağduriyete dönüşür. Beklentisiz yaşamayı geliştirmişler diye duydum son güncellemede, fakat donanımım yetmediği için yükleyemedim. Işık yılları mesafeden ithal edilmiş bir ihtimalin peşinde direksiyon sallayan biri olarak, yolda beni geçen herkesin ona benden önce ulaşacağını düşünüyordum. Uzun zamandır olmadığım kadar sinirli, heyecanlı ve ürkektim. Arabayı otoparkın çıkış kapısından sokarak, bir kaç güvenlik görevlisinin aşırı dikkatini hatta düşmanlığını kazanarak sahile en yakın yere bıraktım arabayı. Güneşliği kapatırken göz kırptım Bahar'a. Küçük bir ayrılık olacaktı bu, birazdan onu yeniden bulacak, onun varlığının iyileştirdiği ruhum ve iç sesimle el ele arabaya geri gelecek, güneşliği açıp ona teşekkür edecektim. Asıl iş ondan sonra başlayacaktı. Önce ruhunun beni hatırlaması için bütün mektupları birlikte okuyacak, yıllardır mahrum kaldığı yemekleri birlikte pişirecek, bu arada kaçırdığı ikibinaltıyüz şarkıyı dinleyecek, kaçırdığı filmleri diz dize izleyecek, bir gün birlikte gömülürüz diye aldığım Gökçeada'daki arsaya birlikte bir ev çizecek, dünyaya barış getirecek, suçluları affedecek, açları doyuracak, yoksulluğu ortadan kaldıracak ve nükleer başlıkları saksı yapacaktık. Arabanın kapısını hızla kapatıp kayalıklara doğru koşmaya başladım. Saat 17:58 idi. Buluşma yerine yaklaştıkça yavaşlayıp yürümeye başladım. Daha baştan bir ucube gibi görünmek istemiyordum.  Telefonun kamerasını açıp nasıl göründüğümü kontrol ettim. Elimle cebimi yoklayıp çakmağın yerinde olup olmadığına baktım. İçimde çalan müziğin ritmi yükselmişti. Bir gün bu yeniden buluşmanın nasıl bir film olabileceğini düşündüm. Ya da inananlara anlatılan bir şehir efsanesi. Varlığın, yokluğun, çokluğun ve hiçliğin tanığı kayalıklar, oyunbaz bir güneş, deli gibi atan bir kalp, uslanmaz bir içses ve ölü rutinlerin eşliğinde bir geri dönüş hikayesi. Bu hafta sinemalarda;  Hiç Olmadı Ayran. Nasreddin Hoca'yı hikayede anlatılanın aksine selamlayan, insanları inandıkları şeyin peşinden sürükleyecek epik bir serüven. Aklımdaki ödüllü yönetmen tatmin olmuştu. Saate tekrar bakıp saatin tam 18:00 olmasını beklerken çevremdeki insanların delirmesine tanık oldum. Herkes ya ellerini kaldırıyor ya da çığlıklar içinde yere yatıyordu. İki elimde bir kamera kadrajı yapıp en iyi anı yakalamaya çalışıyordum bu sahneden, kesinlikle final sahnesi olmalıydı. Yıllarca inandıklarının peşinden gitmeyen insanların bu hikayenin etkisi ve ihanet ettiklerini düşündükleri hayalleri karşısında teslim olması. Müthişti. Arkamdan gelen sesle irkildim ;

- Sen!! Ellerini başının üstüne koy ve diz çök!!

Arkamı döndüğümde devlet garantisine fazla güvenmiş dolayısıyla denetimi salmış, yaklaşık yüz kilo civarında, koşmaktan dalakları şişmiş, yanakları kızarmış iki polisin üzerime doğru koştuğunu gördüm. Olduğum yere varmalarına daha mesafe olmasına rağmen bana kilitlenmiş gözlerinden bana doğru bağırdıklarını anladım. Az önceki emir cümlesini tekrarlayarak, bunu yaparken büsbütün nefessiz kalmamak için derin nefesler almaya çalışarak koşmaya devam ediyorlardı. Animatrix serisinde izlediğim bir animasyonda gibi hissediyordum kendimi, bu düzenin açığını bulmuş, inanmış ve olmayacak bir şeyi başarmıştım, o yüzden yok edilmem gerekiyordu. Sonra fark ettim ki, otoparkın çıkışından süratle girmem, ışık hızıyla arabayı terk edip koşmaya başlamam ve sonra kalabalık bir noktada durup kıyafetlerimi kontrol etmem şüphe uyandırmıştı. Umarım öyleydi. Yakınıma geldiklerinde bana dokunmak yerine iki üç metre mesafede kalmışlardı. Bu esnada ben ellerimi başımın arkasına kaldırmış, buluşma kayasına bir metre mesafede betona diz çökmüştüm. Saat tam 18:00 olmalıydı. Polislerden görece insan olanı yaklaştı;

- Şimdi bir elinle ve yavaşça ceplerini boşalt ve kimliğini çıkar!

Söyleneni harfiyen yapıyordum. Çevrede az önceki final sahnesinde deliren tüm başarılı figüranlar başımda toplanmıştı. Daha utandırıcı bir sahne kurgulasam tahminen beceremezdim. Bu polisi ve dev figüran kadrosuyla oluşan sahneyi bir organizasyon şirketine gidip istesem gülüp geçerlerdi. Sigara paketini, cüzdanı, arabanın anahtarını, telefonumu çıkartıp beton zemine koydum. İç sesime kaçamak bir göz kırptım, onu burada bırakacak değildim. Tepemdeki polis arkadaşına başıyla işaret edip eğilip cüzanımı karıştırmaya başladı. Arkadaşı olan su aygırından hallice görevi dahil hayatındaki herşeye ihanet eden canlı az önceki düzensiz nefesine çeki düzen vererek ve namlusuna kurşun sürüldüğünü düşündüğüm silahı iki eliyle kavrayarak bana doğrulttu. Çevredeki tüm figüranlarla birlikte ben de nefesimi tutmuştum. Dakikalarca sürdüğünü sandığım bu "tıp" oyununu tepemdeki polis bozdu ;

- Sıradan vatandaş!

Biraz üzülmedim değil. İçinde bulunduğu bu film için bana teşekkür etmesi gereken adamın repliği olduğunu düşünüp kendimi rahatlattım. Çevredeki herkes orgazm sırasında omurilik soğanının komutayı devralması ve ortamı oksijensiz bırakması sonrası alınan nefes gibi derin bir nefes aldı. Zevk almıştık ve hala yaşıyorduk. Bu iyi birşeydi. Kara aygırı silahını indirdi. Yanımda eğilmiş polis doğrularak gölgesiyle beni boğdu. Ben ise hala dizlerimin üzerinde ve ellerim başımın arkasında duruyordum. İnce bir gölge polisleri ve figüranları yararak tam içimden geçerek beni kapladı. Kafamı kaldırdığımda gördüğüm gülümseme beynimin illimunati kıvrımına nakşoldu. Gelmişti. Tam zamanında hem de.

- Bu kadar havalı bir giriş beklemiyordum.
- Kolay kolay teslim olmam aşktan başkasına sahnesini çekiyorduk, şey ben biraz yönetmenim de..
- Telefonda mırıldadığınız şarkıya ve benlerden baktığınız fal olayına bakınca fazla aksiyonlu buldum filmi
- Seyirciyi şaşırtma kartımı kullanayım dedim.
- Başka kartlarınız var mı?
- Evet, polis göz gezdiriyor onlara şu anda.

Gülüştük. Polis elindeki telsize dört defada okuduğu kimlik numaramın karşılığında söylenenleri dinledi. Kara aygırı bir kayaya dayandı. Polis gülüşmeyi bölme kartını kullandı;

- Arkadaşım ne koşuyorsun durduk yere, arabayı tersten sokuyorsun otoparka, bağırıyoruz durmuyorsun. Ortada birşey yokken hepimizi şüphelendiriyorsun.

Herşeyi bir seferde söylemişti. Kafamı çevirip bakamadım diş reklamı yıldızına ama eminim bütün dişlerini göstererek gülüyordu.

- Memur bey kusura bakmayın, biraz acelem vardı.
- Ortalık karışık arkadaşım, dikkatli olun biraz.
- Özür dilerim. Herkesi de korkuttum.
- Al eşyalarını, yanındaki bayana dua et seni ekip otosuna almıyoruz.
- Sağolun. Sağolsun. Zaten kadınlar konusunda trafikten fazla ceza ödedim.
- Neden?
- Ereksiyon başında uyuya kalmaktan.
- ??

Kahkahasını tutamamıştı. O bırakınca ben de duramadım ve güldüm. Polis pis baktı. Kara aygırının kafasında toplanan kan geri çekildi. Polis biraz daha baktı. Dikkatle gözlerine baktım. Kafasını çevirdi, figüranlara sahnenin bittiğini müjdeledi. Herkes yapımcının karavanına doğru parasını almaya doğru yöneldi. Polisler uzaklaştı, ortam normalleşti. Arkamı döndüm. Hala gülüyordu. Bakıştık uzun süre. Sessizliği bozdu;

- Ben falıma bakıyor muyuz bugün?
- En az ben falı kadar etkili başka bir fal biliyorum.
- Neymiş?
- Gülüş falı.
- Eee, nasılmış falım
- Üç vakte kadar gülmeye devam ediyorsun, sonra hakem süreyi üç vakit daha uzatıyor ve ben falından bedava hayat çıkıyor.

Gülmeye devam ettik. Herşey daha mümkün dünya daha yaşanır ve hayat dsha anlamlı oluyordu. Kayalıklara tırmandık. Kıç oyuntulu kayayı bulduk, oturduk. Güneş batmak üzereydi. Gülüyorduk. Tam susmak üzereyken tekrar bakışıp gülüşüyorduk.
Gülüş falı açılmıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder