Bu Blogda Ara

19 Haziran 2016 Pazar

Yalnız Tatil

Kolayca klikleyerek sattığım gençliğimden kalan son parayla kendime tatil satın aldım. Yıl 2016, yaş kemal, mevsim yazdı. Şartlar olgundu. Gün içinde maruz kaldığım iş hayatı, sosyal çevre, aile ilişkileri gibi kolayca bermuda şeytan üçgeni olarak tanımlanacak sürüklenme ve sarhoşluk halinden uzaklaşacak, bir nevî kendime kaçacak, kendimi kaçıracak ve kafa dinleyecektim. Çok planlanan hiç yapılamayan bir şey yalnız tatil. Modern zaman efsanesi. Çok planlı birisi olmasam da hayalleri olan bir zatım. Dinlenecekler, okunacaklar ve yazılacaklar birikmiş. Orta vadede hayallenen kitap projesi için de aşırı gerekli bir hareket gibi görüp kararımı verdim. Klik. Al bana multi yıldızlı, ödüllü projeli, yediğim önümde yemediğimi siktiret sonra tazesi gelir nasılsa bir tatil paketi. Bir taraftan deniz manzaralı teras havuzumda gün batımını izlerken diğer taraftan camdan yapılmış jakuzimi köpürtüp aynı anda iki huri tarafından, benim için hazırlanmış yarısı sütlü yarısı bitter çikolatayla kaplanmış çilekler ile besleniyor olabilirim, bu sırada başka bir huri rahatsız olmayayım diye lambaderin arkasında hazırolda bekleyebilir, bir diğeri boşta kalan elime maniküre başlayıp kırmızı kemik çerçeveli gözlüklerinin üzerinden bana bakışlar atabilir, birden aklıma gelip helikopterimi sorabilirim, 'hazır' der kaptan pilot kıyafetli başka bir huri, hepsinin isminin huri olması durumu tesadüf olmaz, canım her an herhangi bir şey isteyebileceğinden 'hu hu, huri' diye seslendiğimde hepsi aynı anda dönüp bakabilir. "Nasıl tatil lan bu!" dedim kendime, "Tatil değil Larry the Leisure Suit oyunu bu!" İnsan böyle bir tatilde hiç de yalnız, kendine kaçmış, izole olmuş ve de dinlenmiş olmaz, olamaz. Süratle vazgeçtim bu tatil paketi fikrinden. Alternatif ise aslında normalde esas oğlan olan, şu inziva mekanlarından birine kaçmak. İptidai şartlar, dolayısıyla temel ihtiyaçlar için bile bir çabalama, doğaya dönüş vs. Tamam ulan, kaçacaksak adam akıllı kaçalım diye klikledim pürneşe. Hemen akşamına bir mağazadan şu belden kemerle sabitlenen, dikine spor çantası kıvamında Avustralyalı gezgin sırt çantalarından aldım. Kütük Çankırı ama olsun, babam Avustralyalı gezginmiş, anlaşıldığı kadarı ile Çankırı'dan da geçmiş olabilir. Eve döndüm. Çanta, çanta değil artezyen kuyusu çıktı, ne koysan alıyor. Kitaplar seçildi, müzik listeleri elden geçirildi, allah muhafaza şarj biter diye şarj dinamolu el radyosu, canım müzik yapmak çekebilir diye cajon, çocukluğuma dönebilirim diye portatif bir salıncak, kaşif ruhum uyanabilir diye pusula, rambo bıçağı, o abartı kaçmasın diye bir İsviçre çakısı, sapada canım çok fena kahve çekebilir diye portatif espresso makinesi, dalgalı bir sahile denk gelirim diye sörf tahtası, çok sıkılırım diye bir iki yetişkin boyama kitabı, kolayından bir sudoku kitapçığı, 12li pastel boya seti, sanatı abartmak istersem diye bir şövale, orta boy iki tuval, fırça takımı, öyle çok yazarsam da dayanamaz kendi kitabımı basmak istersem diye tek renkli 35x50 ofset makinesi, 1 palet 80 gr. birinci hamur kağıt ve güneş kremi, kulaklık gibi şeyler aldım. Bir şey unuttum mu diye bir düşündüm. Yok, gayet hazırdım. 

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp, sabahın ikinci ışıkları ile yollarda harap olup, sabahın üçüncü ışıkları ile kavga dövüş sırt çantasını bagaja verip, sabahın dördüncü ışıklarında kırmızıda geçtiği için mobese tarafında yakalanmış uçağın pistte çekmesi gerekn cezayı bekleyip, nihayet uyuyakalıp, sabahtan itibaren bu kadar ışık geçince öğlen oluyor diye düşünüp öyle saymaya karar verdim. Uyandığımda ise bunun varmış olduğumuzdan dolayı olmasını isterdim. Öyle değildi. Fakat saat öğleydi, öğlenin üçüncü ışıklarında aniden kırmızı yanmış ve hostes tarafından uyandırılmıştım. Bir şey isteyip istemediğimi sordu. İnanamaz gözlerle baktım. Anlamadığımı sanmış olacak soruyu yineledi. Hostes hanım kızımıza uyuyan insanların genellikle uyandırılmamak istediklerini, bunu ise sadece uyumaya devam ederek yaptıklarını, bir insan uyurken bile acaba acıkmış mıdır diye düşünmenin ise sadece annelere özgü bir endişe olduğunu, onun anne olamamasının ya da ilkokul üçüncü sınıfta çok istediği kardeşin yapılmamış olmasının benim suçum olamayacağını anlattım. Yanakları kızardı. Kızarıklık elmacık kemikleri üzerinde garip bir hat oluşturan fondoteni geçerek bir bütünlük sağladı. Daha sağlıklı göründü gözüme. Utanmış bir ifade ile özür dileyerek onun nazarında çok ünlü olan bir dizi oyuncusuna acayip benzediğimi, o olmamın mümkün olup olmadığını sordu. Öğlenin dördüncü ışıkları yeşil yandı. Elimi uzatıp yüzünü kavradım. Yanaklarını hafifçe sıkıştırarak, dudaklarını büzüştürdüm. Kendisinin bu hali ile acayip ördeklere benzediğini, acaba ördek olmasının mümkün olup olmadığını sordum. Koşarak uzaklaştı. Tam uyumaya devam edecektim kaptan pilot konuştu, hava durumu, finansal durumu, ilişki durumu, memleketin durumu ile ilgili bilgiler verdi. Lafı o kadar uzattı ki, apar topar ineceğimizi müjdeleyip mikrofonu kapattı ve nihayet akşamüstünün ilk ışıkları ile varmış bulunduk. Bir tabur insanı vücut çalımlayarak, tesadüfen aynı hostes hanım kızımızın bavulunun üzerine basarak sıçrayıp bantta ters yönde koşarak, sırt çantasına amerikan futbolu faulü yapıp banttan düşürerek, kavuşulmuş sırt çantasını sırta sabitlerken koşup free shop kasasındaki kalabalığı strike ile devirerek ve son anda uzanarak butona bastım. Bu çok survivor anda artık tüm hengamenin geride kaldığını düşünerek, bir zafer işareti ile ve saati akşamın ilk karanlıklarına devirerek sevindim. Daha havalimanından çıkmadan omzuma güvenliğin dokunması ile irkildim. Havalimanı içindeki güvenlik birimine giderek ifade verdim. Hakkımda şikayetler varmış. "Memur bey, o kadar kamyonu solladık, burada kaybettiğim bu vakitte hepsi tekrar öne geçiyor. Siz hiç tek şeritli Samsun yoluna gitmediniz mi, bu haksızlık değil mi?" dedim. Anlayış gösterdi. Dönüşte bir vakfıkebir ekmeğine anlaştık. El sıkıştık ayrıldık. İte kaka transfer otobüsüne binerek ulaştım akşamın dördüncü ışıkları ile otelimsi,pansiyonumsu,apartımsı mekana. 

Kapıdan girdiğim andan itibaren hayat yavaşladı, her yer börtü böcek sesi, karanlık zifiri ve duşun suyu buz gibiydi. Güneş enerjiliymiş. Akşamüstü duş aldın aldın, almadın soğuk alıyorsun. Duşunuzu nasıl alırsınız? Olsun. Hem soğuk duş iyi, metabolizmayı hızlandırır, vücudu canlandırır ve adamın gündüz yanmış götünü dondururdu. Bu detay böyle bir günden sonra bu kadar gözüme batıyor diye kendimi telkin edip odama seğirttim. Uyku kötücül yöntemler kullanarak da olsa borcunu gelip alan bir müessese idi. Kendimi onunla test edemezdim. Yarın sabah senelerdir hayalini kurduğum tatil başlamış olacaktı. Tüm ihtiyaçlarım yanımdaydı. Paniğe mahal yoktu. Sırt çantasının en üstüne koyduğum pamuklu pijama takımımı giyip, bir duble viski içip belki de en son çocukluğumda köyde gördüğüm karanlık ve doğal sesler korosu ile aşırı tatlı ve huzurlu bir uykuya dalacaktım. Bu uyku, harmoni şeklinde tüm vücuduma yayılacak, salgılamam gereken tüm hormonlar azıtarak bünyemi ele geçirecek ve ben yarın sabah bugünkü beni tanıyamayan biri olarak uyanacaktım. Pijamalarımı giydim. Odada ustaca saklanmış olan mini barı aramaya başladım. Çok iyi saklanmıştı. Hiç yokmuş gibiydi. Üzerinde telefon olması gereken komodine uzandım. Götündeki plastik basma düğmesinin içinden kıçı kırık üç adet tohum çıkan sözde doğa dostu bir kalem ve beş yaprak A5 vardı. Biraz gülümsedim, yanımda küçük çapta bir matbaa vardı. Mücellithanem yoktu ama pekâla rambo bıçağı ve origami yeteneklerimle onu da başarabilirdim. Sonra telefonu aramaya koyuldum. O da çok iyi saklanmıştı. Terliklerimi giyerek resepsiyona indim. Aradığım objelerin iyi saklandıkları değil hiç olmadıklarını öğrendim. Dahası, otelimside alkol da bulunmuyordu. Yanıma portatif salıncak almıştım ama bir şişe alkol almamıştım. Resepsiyondaki çocuğa alkol tüketilen coğrafyalar toplandığında insan başına alkol tüketiminde dereceye giren bir ülkede olduğumuzu, mutfağımızın bir parçası olarak dünyada yemeğin yanısıra alkollü içecekler üretiminde de hatırı sayılır bir yerimiz olduğunu, kısa süreler kontrolümüzde olan kimi balkan ülkelerinde bile halen aynı tariflerle ve değişik meyvelerle alkollü içecek üretildiğini, bunun da sanıldığı kadar komplike bir işlem olmadığını, isteyen herkesin artık kendi alkollü içeceğini ürettiğini ama zaten ülkedeki alkollü içecek pazarının genişlemek uğruna her ücraya ürünlerini ulaştırmaya çalıştığını anlatıp bu şartlar altında hâlâ nasıl alkol olmadığını sordum. Cevap başka bir alandan geldi; 'Alkol vücudumuza çok zarar veriyor, biz tüm ekip olarak bir çok şey gibi alkolden de arınmanın gerekliliğine inananıyoruz.' Bir insanın tüm ölüm şekillerini düşünüp, uygulayacağından korktuğu için vazgeçtiği anlar vardır. "Oldu o zaman" dedim. Arkamı dönmeden önce de bu arınmanın ve doğala dönüşün tam olması gerektiğini, bu açıdan bakınca odada kullanıma sunulan doğa dostu kalemin tırt olduğunu, satın alırken fiyatından uyanmaları gerektiğini, kalemin üreticisini tanıdığımı, bir Türk olduğunu, bir Türk'ün kendi cebine girecekse patanın kimin cebinden ve nasıl çıktığıyla hiç ilgilenmediğini, bu kalemin gövdesini oluşturan kağıt kısmın sıkıştırılmış kağıt değil tabakalar halinde yapıştırıcı ile yapıştırılmış olduğunu, dolayısıyla bir toprağa gömülürse iyi ihtimalle üç ila beş metre civarındaki börtü böceği yapıştırıcı sayesinde zehirleyeceğini, ucu ve kıçı olan plastik kısımların ise mısır püskülünden olmayıp düpedüz petrol ürünü olduğunu yani kısmet olur da üçüncü dünya savaşı çıkar ve buraya bir atom bombası düşerse bile yüzyıllarca deforme olmadan yaşayacağını anlattım. Bön baktı. Yüreğim soğudu biraz. Çıktım yattım.

Tatilimin habercisi ve esas oğlanı olan ilk sabah uyandığımda gerçekten geçen geceden çok hayal kırıklığına uğramış hissetmiyordum. Yatakta bir tur dönüp telefonuma uzandım. Sabahın ikinci ışıklarıydı. Kalkıp odanın camından ve küçük balkonundan temiz havayı koklamak ve gece kaçırdığım harika manzaraya bakmak istiyordum. Telefonu komodinin üstüne bırakırken bir kaşıntı hissettim sağ kolumun üzerinde. Kaşınma hissi öyle güçlüydü ki sesli kaşınmaya geçtim. Sonra sol kolum, sol ayak bileğim olarak yangın bölgeleri arttı. Yataktan kalkamadan bir elimde diğer kolumu, bir ayağımla diğer ayak bileğimi kaşıyor ve açıkta kalan sağ kolumu yatağın kenarına sürtüyordum. Bir anlığına sol koluma baktığımda, farklı farklı iki ayrı yerde iki adet kırmızı tepecik gördüm. Birbirinden ayrılamayan çenebaz iki sivri sineğin birlikte koluma yan yana konarak muhabbet halinde beni emdiklerini hayal ettim. Birlikte kafa çekmeye çıkmış iki kafadar. Sorsalar nutuk atardım bizde alkol yok diye ama soran olmamıştı. Hemen sırt çantasının dış ceplerinden birinde bulunan ve alerjilerde kaşıntı için kullanılan kreme bulanarak yangını söndürdüm. Dünyanın en tuhaf kahvaltısını mecburen reçelli ekmek ve kahve ile geçiştirerek odaya çıkıp deniz şortumu giydim. Küçük bir çantaya kitap, tablet ve kulaklık gibi hayati eşyaları yerleştirdim. İlk günün günahı olmaz. Bun buralıydım. Deniz kenarında bir şezlonga yerleşip etrafı kestim. Bazı insanların çevreyi iyice gözleyip koklayarak bir süre sonra oralı birisine bile farkındalık yaratacak şeyler söyleyip kendisini mekanın içine çekmek gibi huyları vardır. Çevrede gerçekten kessem İstanbulun ısınma sorununu iki yıllığına çözecek miktarda ağaç vardı. Ama garson yoktu. Zaten herkes sivil kıyafetliydi otelimside, insanlar ancak bazı hareketlerden şüphelenerek insan belirliyor yine de emim olamadığı için başka birinin harekete geçmesini bekliyordu. Nasılsa gelir diye düşünerek uzandım şezlonga. Kulakta kulaklık. LP çaldı. Lost On You... Ulan ne iyi ettim de geldim duygusuna çeyrek vardım. Sonunda hayalimde kurgulayıp durduğum, hayatın durduğu, yeşilin betonu dövdüğü tatilegelmiştim. 

Biraz müzik, alkollü olmasa da soğuk bir içecek ve okumaya geçiş diye tasarlıyordum. Kulaklıktaki gürültünün üstünde bir ses duydum. Kafamı çevirip yan şezlonga baktığımda gördüm;

- İrfan Abi??
- Kaan selam, sizin yükleme tamam ama gümrük beyannameniz ulaşmadı.
- İrfan abi, gümrük beyannamesiz mal gümrüklü depoya teslim alınmaz. Bir yanlışın olmasın?
- Bilmiyorum Kaan, mal çıkmaz bu şekilde!
- İrfan abi..
- Çöz bir şekilde Kaan
- İrfan abi..
- Efendim?
- Bir siktir git lütfen, ben tatildeyim sen burada olamazsın!

Kafamı önüme çevirip gözlerimi kapattım. Müziğe bıraktım zihnimi. Akıp gitmem lazım benim diye düşündüm içimden, işte bunlar hep yanımda taşıdıklarımdı, hemen gitmeliydiler, derhal. Kısa bir süre sonra yandan tekrar ses geldi. Korkarak açtım gözlerimi...

- Kaan!

Eski bir kız arkadaşımdı. Gelip oturmuş gözlerini dikmiş bana bakıyordu yan şezlongdan. Üzerinde beyaz bir gecelik vardı. Saçları dağınık gözleri öfke doluydu.

- Neden terk ettin beni Kaan?
- Canım, bazı şeyler biter, söner, azalır, tükenir, olmaz yani..
- Hayır! Tanıyorum seni o kadar. Küçücük şeyler takılır kafana bir türlü ilerleyemezsin onlar yüzünden.
- Peki o zaman, ismin yüzünden.
- İsmim mi yüzünden?
- Evet.
- Şaka mı bu?
- Al işte, inanmıyorsun.
- Hayır, inanacağım, açıklarsan.
- Aslında en başında aklıma takılmıştı. Yani o kadar da önemli değil demiştim ama bırakmadı peşimi, ismin Şerbet canım senin, Şerbet, demirhindi gibi, yani eskaza benim soyadım Soğuk olsa sen üzerinde Soğuk Şerbet yazan bir pasaportla mı gezeceksin diye düşündüm. Olmadı, üzgünüm.
- Adisin Kaan.
- Sen de fiilen yoksun ya da hayaletsin Şerbetcim, iznini rica edicem. Kendime kaçtım ben, alkolüm yok, sıcak suyum yok ama portatif espresso makinem var.

Sanırım delirmek üzereydim. Nasıl kaçmaktı bu. Her şeyi unutmaya çalıştım. Başından beri planladığım, yapmayan herkesin hayalini kurduğu, yapanın aman uzak dur dediği tatili yapacaktım. Gençliğimi satıp gelmiştim. Kimseye izin vermeyecektim. Bir arkadaşımdan öğrendiğim nefes egzersizini yapmaya koyuldum. İyi gelmişti. Sakinleşmiştim. Daha ilk gündü. Hem otelin arka bahçesinde çok güzel bir köşe vardı, akşamüstü salıncağımı oraya kurar gün batımını da izlerdim. Ha şöyleydi! Aferimdi. Kalp ritmim normale dönmüştü. İç sesimi, kendimi duymaya odaklanmıştım. Ama bir sorun vardı. Gözümü kapattığımda gözümün önünde beyaz pembe arası bir boşluk üzerinde hani ilkbaharın yağışlı döneminde toprak nemli kalır da o çamur deryasında 700 veren sivrisinekler doğurur, ilaçlasan çare etmez, onların yavruları gibi küçücük siyah noktalar uçuşuyordu. Bir tanesini seçip talip ediyor, düzensiz hareketlerini izliyor sonra sahneden kayboluşuna tanık oluyordum. Daha bu sabah 10 yerimden şişlenmiştim. Kayıtsız kalamıyordum bu sinek yavruları güruhuna. Gittikçe artıyorlardı. Her yöne uçuşuyorlardı. İbne sineklerdi. Homofobik bir kimse değildim. Ama bunların ibnelikleri de su götürmezdi. Sıkıyordum gözlerimi, biraz kaybolur gibi oluyorlardı, rahat bıraktığımda ise yine her şey eski haline dönüyordu. Sinirlenmeye başlıyordum ki, derinden bir ses duyuldu ;

- Oğlum.

Ohaydı. Annem olamazdı. Ses tekrar etti;

- Oğluum.
- Oğluuumm!!

Gözlerimi korkarak açtığımda başımda 50li yaşlarında bir kadın duruyordu. Oğlu olmadığım aşikârdı. 

- Oğlum, çocuklar uyardı uyuyakalmışsın şezlongda, uyandırmayayım dedim ama 5 saat oldu, başına güneş geçecek. Al tuzlu ayran getirdim.

Beş saat pozisyon değiştirmeden güneş altında uyuyan adam nasıl uyandırılmaz? Hostes hanım kızımız için ettiğim dua dönüp beni güneşle sınamıştı. Kadın ayranı baş ucuma bırakıp uzaklaştı. Yerimden doğrulduğumda ramazan pidesi gibi üstümün kızarık ve çıtır altımın ise yumuşak ve ıslak olduğunu fark ettim. Başım dönüyordu. Ayranı bir dikişte bitirip yerimden doğrulup odama yöneldim. Alkolün olmadığı yerde vücut sıvımı damıtarak sarhoş olmuş gibiydim. Yalpalayarak odaya çıktım. Güneş henüz batmamıştı. Koşarak soğuk duşun altına girdim. Saat daha akşamüstü olduğundan su soğuk değildi. Bunu fark edene kadar bir posta da suyun altında haşlanarak ve çığlıklar atarak duştan çıktım. Yatağa babannemin çalı çırpıyla karıp köy evinin duvarına attığı ve kuruyunca duvardan yavaşça kayarak yere düşen tezekler gibi düştüm. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum.

Kalan günlerde portatif salıncak ve İsviçre çakısı ile kestiğim çarşaf parçalarını kullanarak bir idam masası, kahvaltı masasından yürüttüğüm meyveler ve matbaa makinesinin merdanelerini kullanarak meyveli rakı, 80 gr kağıtlardan yaptığım külahlar ve soğuk suyla yaptığım espresso tabletlerini kullanarak espressolu dondurma ve başka bir dünya şey yapmaya çalışarak geçirdim. Bir daha güneşe hiç çıkamadım. 

Ömrüm vefa etti döndüm ve hint okyanusu kırmızı yengeci olarak işe döndüğüm ilk gün bir arkadaşım aradı. 

- Kaan, oğlum tek başıma tatile çıkıyorum. Akyakaya kampa gidiyorum. 4 gün. Ne diyorsun dedi.
- Yanına yoğurt al dedim. Vallahi şak diye kesiyor yanık acısını...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder