Hızlı tempo, bir vapura yetişme telaşında koşturuyorken
“Dur!” diye bağırdı arkamdan. Durdum. Otoriteyle hiçbir sorunum olmadığından,
durma komutuna uymakta sıkıntı çekmemiştim. Arkamı dönüp, ünlemin sahibesine
baktım: "Benim küçücük kalbim dayanamaz böyle koşuşturmalara"
deyiverdi.
"Bu küçük şeylerin sevimli olması fikri, insani bir
zaaf falan mı?" diye sordum ki sormaz olaydım. Küçük ellerini beline
kavuşturarak, olduğundan büyükcene suratıma dik dik bakmaya başladı.
"Küçük zaten küçük, küçüklük bildirsin diye var...
Dahası zaman zaman miktar bildiresi bile oluyor, ‘küçücük' de ne demek arkadaş?”
demiş bulundum. İkinci cümlem sonrasında durumun hiç de küçülüp cebime
girebilecek bir tarafı kalmadı.
"Ben söyledim ya hemen dip köşe incelensin!” diye
haykırdı, bu sefer ayaklarından teki de, bedeninden bağımsız sallanmaya
başlamıştı.
"Dip köşe ‘temizlensin' bir kere o, aynı zamanda
hemen değil ‘hemencecik' demen gerekmiyor mu?” diye kinayeyle sordum.
Belki de otoriteye karşı çok da barışçıl değildim ve ne
yapmaya çalıştığımı anlayan varsa, lütfen beni de bilgilendirsin.
"Vapura yetişmeye çalışıyorum, mümkünse tek kişi
olarak değil” demeyi başarabildim.
"Anlıyorum ama sen beni anlamıyorsun" dedi.
Bazı basit şeyleri, yer yer de birilerini anlamakta zorlanıyordum, kabulümdü.
Nitekim vapur’un kalkmasına kalan saniyeler damarlarımda zonkluyordu:
"Canım benim, anlaşılacak tek şey tarife seferi, ki o da saatli” demiş
bulundum.
"Bazı şeyler saatli, bazıları çetrefilli, bazıları
gecikmeli ve ama hepsi planlı, soğuk kanlı, serikatil, serikatip ve
arzuhalci" dedi. Yanılıyor muyum, yoksa iskele ile vapur arasına itinayla
sıkıştırılmakta mıydım? Bu hâlini biliyordum, vakit kaybettirerek, beni
zorlamaya çalışıyordu. Bu uyduruktan teyyare muharebeyi kazanmasına izin
vermeyecektim:
"Ben, katip ve bu minicik çantalar vapura iskeleden
atlamak suretiyle yetişiyoruz. Olmazsa karşıda beklerim” diyerek dönüp gittim. Dönüp gitmekle bir yerlere varılabilse, dünyanın öbür ucuna birden fazla kere gidip gelmiş olabilirdim. Amatör ruhunu kaybetmemiş bir gezgindim, varmaktan çok yolculukla ilgileniyordum. Ve çok kolay çeliniyordu aklım, ayaklarım ise aklımla birlikte. En fazla karşıya geçer, biraz da karşıda bekler, başkalarının hikayelerine ortak olurdum. Elimdeki çantalarla not ederken olup biteni, küçücük elleriyle beni takip eden bu görünmez kadın gelirdi bir sonraki vapurla. Nasıl olsa bulurdu beni meydanda. Sonra aklımı çelip, sahil yolundan yürüyerek Moda'ya giderdik. İki bardak açık çay kadar bir sürede tuttuğum notları karıştırırdım. Tırnaklarımı yer denize bakardım. Bir baloncu geçerdi parktan, küçücük elli kadın yan masanın altını eşeleyen köpekçiği severdi. Arada kaldırır başını bana bakardı. "Bu köpekçiğe de anlatmak ister misin?" derdi. "Yine başlamayalım rica ederim." derdim. Sonra kalkardık. Çay üç lira olurdu. Onu da not ederdim. Gidilecek ev nerede kalırdı? Karşıya neden geçmiş olurduk? Bunları düşünmüyor olurduk. Para üstüyle küçücük elli görünmeyen kadına bir balon alırdık. Neden bazı balonların uçan balon sürprizi olmadığına dertlenirdik. Çünkü eğer öyle olsa, küçücük elli görünmeyen kadın uçar giderdi. Belki biz de peşinden...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder