Bu Blogda Ara

25 Haziran 2016 Cumartesi

Top 5

Hep aşık olduğum şeylerde beş numara; guacamolenin içindeki avokado ve soğan oranının kusursuz olması. Başıma gelme sıklığı ayda bir, eğer çok aşermiyorsam. Çok aşeriyorsam haftada iki. Haftada ikiyse soğanı doğramadan bir parça limon kabuğu kesip ağzıma atıyorum. Gözü yaşlı anlara son. Ayda bir ise yaşartmayı hak ediyor diye düşünüyorum soğan için, limona da kıyamıyorum, bütün yaşasın bütün ölsün. Bir de niye guacamole seviyorum var. Henüz dna üzerinden miliyetçilik oynunu oynamadığım için emin değilim fakat damak tadım meksikalı. Kocaman hasır şapkalı bir amcanın hiç aklında yokken yoldan çıkarak bir turistle sevişmesi sonucu başlayan ve bir yerlerde bana dokunan bir hikaye. Dna şakası bunu söyleyemiyor henüz. Sorsanız meksikalı büyük büyük babam da anlatmazdı. Aldatmanın hiç anlatılır olduğu bir dönem olmadı yeryüzünde. Sex and the city i saymazsak. 

Hep aşık olduğum şeylerde dört numara; kendi kendime düşünürken lafın lafı açması. Başıma gelme sıklığı haftada bir, iki. Bu kendimi iyi ve güçlü hissettiğimde ve yeterince uyarana maruz kaldığım haftalar için geçerli. Daha ıssızda ve kendime kaçtığım haftalarda günde bir, iki. Hayatın çoğunluğunu kendime çok az vakit kalacak şekilde yaşadığımdan, katlanması zorlaşan bu kendinle sohbet durumu için yeterince idmanlı olsam da bazı akşamlar kendimi alkole teslim edip, aklımı eski bir kilitli günlüğün arasına katlayarak, anahtarı yutuyorum. Bazı şeyleri geçiştirdiğinizde akıp giderler, zamanla eskirler, nabızları zayıflar. Bazıları ise temizlenmesi geçiştirilmiş lavabo gideri gibi birikir. Gittikçe daha çok kaçmaya çalıştıklarınıza bulanırsınız. Geçen akşam yine nasıl olduysa güney amerikadayım, antilop avına çıkmışız. Neden? Çünkü keklik avlamak sıkıcı. Antilop avlamak için pusuya yatmaya, yanında avcı köpek götürmeye iz sürmeye falan gerek yok. Hedef çok belirgin. Sürü halinde geziyorlar, insan görünce sinirleniyorlar, homurdanıyorlar, saldırganlaşıyorlar. Sonra üzerinize üzerinize koşuturuyorlar, eğer yeterince Simba değilseniz ve kötü amcanız Scar tarafından yok edilmek üzere orada kazaen bulunmuyorsanız üzülecek çok birşey yok. Yüksekçe bir kayaya çıkıp, sıkıyorsunuz tüfeği, konu kapanıyor. Daha antilopları görmemişiz, önümüzdeki tepeciğin arkasındaki gölet alanın çevresindeler. Yanımadaki ben konuştu. "Hayat çok boktan seçmeli" dedi. Duymazdan geldim, avıma konsantreydim. "Sorular göreceli, şıklar yetersiz ve cevap anahtarı kayıp" diye devam etti. Sesi duyulacaktı, sinirle arkamı döndüm. "Şşşt lan dur, şeytan doldurur." dedi. "Canım kendim" dedim ona sabırla, "İş yerinde bir maile cevaben mal mal ne yazacağımızı düşünürken gelen bir gezi epostasından peydahlanan ikiz kardeşin yüzünden ava geldik, sen şimdi bizi alıp Tibete götürmeye çalışıyorsun, bu iş böyle olmaz, bir siktirin gidin, masamda olmadığımı anlamaları an meselesi" dedim devamında. Böyle işte, hiç yüz vermeye gelmiyorlar.


Hep aşık olduğum şeylerde üç numara; imkan olmadığımdan hiç bir kaydını tutamadığım bir şarkının gelip beni tekrar bulması. Başıma gelme sıklığı ayda bir. O da şanslıysam. Müjdeli haber almak gibi birşey çünkü. Müjde! üçüz babasıyım! Büyüklerinin adını Spotify koyacağım. Hem aile üyeliği var, ayda 14,99 TL. Gerçekten 2016 Haziranında sudan ucuz, aylık olarak. Ortanca kız bebeklikten itibaren çello çalacak. Neden, çünkü keman demode oldu. Bu gençliğin, gürbüzlüğün elbet bir de yaşlılığı olacak. Hem altımı bezler hem Rachmaninoff çalar. Doğru düzgün işi olan bir adamla evlenir. Her ailede bir tüccar bir sanatçı şarttır çünkü. Damat kızımı çok sever, klasik müzik deyince aklına Müzeyyen Senar gelse de aşkından dinler kızımı saatlerce. Arada kötü olurum. Sondalar damattan. İyi çocuk gerçekten.. Küçük oğlan hayta olsun. Zar zor okulu bitirsin, ah ne olacak bu çocuk derken dj olsun. Her tarzın harmanlandığı elektronik müzik arşivcisi, amatör yapımcı olsun. Yine de düğünlerde üç beş kuruşa oyun havası çalsın. Ayakları biraz yere bassın. Ay sonunu zor getirsin. Bana zaten hiç uğramasın, ancak kötüleştiğimde. O da ayaküstü bir uğrasın, "Baba akşama setim var, çıkmam lazım, iyi gördüm, aslannn" desin. "Seti varmış, kıçımın kenarı gören de Tiesto sanacak" diyeyim, o da "Ohoo moruk, Tiesto öleli yüzyıl oldu" diye cevaplasın.

Hep aşık olduğum şeylerde iki numara; çok beğenerek okuduğum bir kitabı, izlediğim bir filmi ya da dinlediğim bir şarkıyı hunharca tekrar tekrar okumam, izlemem, dinlemem. Başıma gelme sıklığı günde bir ikiden çok. Biliyorum hastalıklı bir durum fakat engel olunabilecek frenim yanımda değil. Ekseriyetle evde unutuyorum. Eve girince de o kadar sıkılmış oluyor ki, o kendini dışarı atıyor. Denk gelemiyoruz bir türlü. İşime gelmiyor değil. Unutma durumum da gerçek. Tamir edilecek eşyaları, mutfak alış verişini, atılacak mailleri, elim her gittiğinde sayısı 24 olmuş diş fırçasının sayısını, gözlüğü, cüzdanı, anahtarlarımı sürekli unutuyorum fakat izlemek için kısaca kafaya not alınmış ama zaten defalarca izlenmiş bir filmi, İlhami Algör'ün herhangi bir kitabını 200üncü defa tekrar okumayı, dinlene dinlene tükendiğinden çok sevilmiş şarkıların defalarca tekrar ettiği müzik listelerini tekrar tekrar dinlemeyi unutmuyorum. Onları bu kadar hatırlıyorum diye diğerlerine hiç yer kalmıyor da olabilir. Bunu düşünmedim. Son model kablosuz hoparlörümle eşleştirilmiş son model akıllı izleme kutum bir adaya düşsem alacağım iki şey. Neden kablosuz, çünkü dijital bir iddiamız olsun istiyoruz. Ama yine de okuma işini dijitalleştirmeyi sevmiyorum. Aynı adaya küçük bir barınak yapacak kadar kitap götürüyorum. Hem o kadar kitabın içine çaktırmadan ne sevdalar, ne hoş sohbetler, ne dostlar, ne kalabalıklar sığdırmak da mümkün. Şimdi ada korksun. Soğan ekmeyi zaten biliyoruz, bir de avokado ağacı oldu mu, tamamdır. Avokado ağaçta mı yetişiyordu?

Hep aşık olduğum şeylerde bir numara; kanımı önce şakaklarımda sonra beynimde, yer yer midemde, dönüşerek boyun damarlarımda ve nihayet erojen bölgelerimde toplayabilecek gerçek bir aşk. Başıma gelme sıklığı ölçülemedi. Neden, çünkü duygular ölçülemiyor. Deprem ölçülebiliyor mesela, ölçeği var birimi var. O da soyut. Görebiliyor muyuz, hayır. Hissedebiliyoruz, sarsıntısından. Aşk sarsmıyor mu yani şimdi? Doğru yere çıkan çok alternatifli navigasyon haritası hayat, dolayısıyla bu sonuca varmak için çok farklı yollar kullanılabiliyor. Bunlardan bazıları, tek gecelik aşkın depreme dönme ihtimali, bir arkadaşlığın dönüşerek depremleşmesi ihtimali, ilkokul aşkının hakkını vermek üzere hayatına geri dönmesi, çok naif bir başlangıçla hayatına giren bir kişinin üzerine koya koya ele avuca gelmesi. Son alternatif çok tercih ettiğim olsa da herkesin çok acelesi olduğundan tam olgunlaşamadan toplamıyor hasat. Sonuç hüsran. O zaman ben de diğer alternatiflere yöneliyorum. Gerekenleri listeleyip harfiyen uyguluyorum. Sonuç; bir sabah uyanıyorum, oda yabancı, duvarlar beyaz, eşyalar da beyaz. İçim açılıyor. Buraya nasıl geldik değil hislerim, çok farkındayım olan bitenin, güzel bir akşam, tatlı bir tanışma, alkolün insanları ele geçirmesi ve buradayım işte. İçeriden su sesleri geliyor. Ben kanepedeyim, kalkıyorum, mutfağa geçiyorum, biraz su içme derdindeyim. Banyonun kapısı açılıyor, karşılaşıyoruz. İlk defa görüyor beni sanki "Hoşgeldim" diyorum. Şaşırıyor. "Yatacak yerin yoktu, kıyamadım" diyor. "Olur öyle" diyorum. "Dün yoktun bugün çoksun" diyor elimdeki su bardağına bakıp. Susma hakkımı kullanıyorum. Çok birşey hatırlamıyor geceden. Havlusuna sıkı sıkı sarılıp yanımdan geçerken uzanıp mutfak tezgahındaki telefonuna uzanıyor. "Aaaa, beni eklemişsin hem facebook hem instagramdan" diye ünlüyor. "Ağlarsa anam ağlar gerisi sosyal ağlar" diyorum. Gülen olmuyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder