Bu Blogda Ara

16 Haziran 2016 Perşembe

Berduş


Saat 03:30. Yeterince aydınlatılmamış sokaklarda tanıdık bir gölge, yürüyor hep aynı sokağı, yol ayrımındaki kaldırımın üzerinden az ilerideki parkın kapısına kadar, sonra karşı kaldırımdan tekrar sokağın başına. Temposu değişken, bazen bir yere  gecikmiş gibi, bazen uyku tutmamış da yürüyüşe çıkmış gibi. Gün doğunca parkın köşesine çekilip sızan, güne karışmayan, günü kendi rutinlerine almış insanlara bırakan, akşam oldu mu canlanan, hep aynı heyecanla, bu sefer o parkın girişinde bulacakmış gibi aradığını gezinen, zararsız, çoklarına göre mahallenin delisi, kimilerine göre filozof, kimilerine göre berduş. Bir kayıpla baş etmek zor. Allahtan insanın unutabilmek gibi bir yeteneği var. Bir de böyle unutamayanlar, unutulamayanlar. Bir uzvunu kaybetmek gibi, varlığında hissettiğin bütünlük duygusu artık olmadığında, hayat da devam edemiyor. Her anını, her saniyeni o olmasını istediğin ve orada olan şeyin artık olmadığı gerçeğiyle yüzleşerek geçiriyorsun. O yüzden, bağırıyor arada, bazen öfkeli, bazen feryat figân, bazen gözyaşlarıyla yalvararak. Zaman o an durmuş onun için, ne öncesiyle ilgileniyor, ne sonrasıyla, sadece o anda. Uykunun gelip beni bulmadığı bazı geceler, en son nelerimi kaybettim diye bir muhasebeye giriştiğimde balkonda, oturup onu izlerken buluyorum kendimi. Bu unutamamakla lanetlenmiş berduş şanssız mı yoksa kaybettiği parçasının peşinden kaybolmayı göze alacak kadar cesur mu? Arada konuşur kendi kendine, sanki bir dialog gibi ama her ikisi de kendisi sanki, biri 'o anın' hemen ertesinde, diğeri gündüzleri sızmışken parka oturan aksi gibi. Anlattıkları bir bütünlük içermiyor.

"Sanki iki kapıya beş el gele atmış gibi hissediyorum kendimi, hani kendi elinle atarsın da yine de sonucuna bir ayrı üzülürsün, bir süre kendini suçlarsın, oyundur der geçemezsin. Neresinde geçmişti sohbetin de 'sen tavla oynamayı biliyor musun?' demişti? Vallahi hatırlamıyorum" diyor. 
"Kendi hatan olmayan bir şeyi kabul edememeyi yahut sadece şanssız olmayı tarifleme konusunda Guinessliksin dostum!"
"Evet bak hatırlattın, Guiness demişti sonra, 'ben bundan içicem, sen sevmiyorsun bira ama bunu deneyebilirsin" demişti."
"Ohooo, ne desek serbest çağırışıyorsun, susarım bak"
"Aman saçımı çekme de"
"??"
"Çok acıyor, hele favorilere yakın bir yerden tutup çekersen"
"Anladım dostum."
"Anlayamazsın dedi bana, anlamanı da beklemiyorum. Ben sadece üzgünüm dedi,  bazen çok net düşünemiyorum"
"Çıkışlar serbest, biliyorsun"
"Nah serbest, kapıyı kırarak mı girdik?"
"Misafirlikler sürelidir, gitmeyen misafirse olsa olsa ailedir"
"Belki aile seviyorumdur"
"Aile candır"
"Yine de sakat çocuk korkutur beni, geçelim"
"Çocuk sakat mevzu zaten, geçelim"
"Oniki gün altı saat ve kimi dakikalar geçti dostum, zaman görecedir derler, inanmazdım"
"Gör de inanmadır o"
"Yok lan direkt Einstein"
"Anladım"
"Birlikte geçirdiğimiz zaman dünya saatiyle kısa ama eminim başka zaman birimlerine göre yıllar gibiydi"
"Hangi başka zaman birimleri?"
"Birine güvenebilmek için geçen zaman mesela"
"Ha! Şu başka boyutlarda kurulan ilişkilenmeler gibi"
"Ben, dostum. İnanmaya çok yaklaşmıştım. İnanmayı mı bu kadar istemiştim yoksa ortada inanılacak bir şeyler mi oluyordu bilemedim"
"Bilirsin aslında, sormak istemezsin sadece"
"Bildim evet"
"Yanlış bilmek diye bişey var"
"Varmış"
"Mal gibi oturuyoruz, hadi kalkalım da bir rakı sofrasına oturalım"
"Bazı anlar var dostum. Şarkının efsane olmasından değil belki ama efsaneleşecek bir anda dinlenmesinden hani, sonra başka zaman o tadı hiç vermiyor."
"Anladım. Rakı onlardan biri olamaz, hadi sen yaz yağmuru olmadan oturalım bir yere"
"Büyü derler, var mıdır?"
"Büyük diyoruz. Bir büyüğe danışmak lazım diyoruz. Bir büyükten sonra her şey mümkün diyoruz."
"Bakarız, ama büyü varsa eğer o an oradaydı"
"Belki şu zehirli sarmaşık zehirlenmesinden yaşamışsınızdır"
"Neymiş o"
"Güney Amerikada bulunan bir bitki, yapı itibariyle sarmaşık, hani ilkbaharın o ilk habercisi sıcaklarında yakınından geçiyorsun da, salgıladığı nasıl bir kokuysa, oksitosin, melatonin ve serotonin üretimin insanüstü oluyor. Sen de kimle bulunduysan orada, artık büyü neymiş görüyorsun."
"Güzel kafaymış"
"Bilemiyorum"
"Modadaydık biz"
"Tamam gıda zehirlenmesidir o zaman"
"Ayraç koyalım mı?"
"Rakı koyalım!"
"Senin nasıl gidiyor?"
"İki büyükten sonra akışkan, yer yer bulutlu, sağanak geçişli"
"Ne zaman yaz gelecek bize amk?"
"Melankolik olmayı bırakınca belki"
"Belki..."

Sonra, dönüp yolun karşısına geçiyor. Aynı kaldırımdan, aynı kararlılıkla, aynı parkın girişine doğru yürümeye başlıyor. Yerimden doğruluyorum. Saat 04:30. Elimden geleni yapıyorum unutmak için, gel uyku artık, bul beni. Berduşluğun alemi yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder