Bu Blogda Ara

12 Haziran 2016 Pazar

Eşik

Tavuğun hiç günahı yoktu. Pişmeden önce herkese yetecek kadar durup pişince azalıp neredeyse yok olan bizdik. Tavuk gayet olmuştu, artık olamayan şeylere rağmen. Söyleyemedim. Elimdeki çatalla bir iki dürtükleyip önümdeki tabağı, en son ne zaman bir şeyler yediğimi hatırlamaya çalıştım. Dünyaları yiyebilecek kadar acıkıp yanına geldiğimde doymuş hissettiğim günler geçmişte kalmıştı. Tam bu odada ve bu masada miskin pazar günlerinin akşamlarında yenilen yemekler, boşaltılmamış küllüklerin keskin kokuları, hiç ayrılmayacakmış gibi birleştirilen bütçelerin dertleri, neşeleri, konu açılmışken girişilen tatil planları, ertelenen sevişmeler ve oynaşmalar geldi gözümün önüne, midem bulanır gibi oldu. Hiç yüzüme bakmadan sordu;

- Olmamış mı?
- Yoo, olmuş..
- Yemiyorsun da...
- Pek iştahım yok bu ara

Kapı çaldı. Muhsin Bey çöpü almaya gelmiştir diye düşündüm. Çatallar oynamayı bıraktı. Bir süre birbirimize baktık. Kapıyı açmaya kalkmak, kalkmışken ayakkabılıktaki bozuk para tabağından üç lira almak, aceleci adımlarla çöp torbasına evyedeki çer çöpü tıkmak sonra kapıyı açmak, Muhsin Bey'e yarın sabah ne alınacağını söylemeden bir şişe süt ve bir beyaz ekmek siparişi vermek, sonra Muhsin Bey'e sarılıp dakikalarca ağlamak istiyordum. "Beş numaranın kedisi kaybolmuş diyorlar" diye sorup dolayısıyla tüm apartman dedikodularını dinlemek, önümüzdeki kış çatı akıtırsa diye yöneticiyle erkenden konuşmamız gerektiğini hatırlatmak, geçen hafta kaybettiği babası için dileyemediğim baş sağlığı için özür dilemek ve sarılıp dakikalarca ağlamak istiyordum. Oğlu matematikte takılırsa artık başkasına danışması gerektiğini, asansörün kapı anahtarından artık yaptıracaksa bir tane eksik yaptırması gerektiğini, çok entel dantel görünsem de onu ne kadar çok sevdiğimi söylemek ve sarılıp dakikalarca ağlamak istiyordum. Yerimden kalkmadım. Bir iki kere daha çalıp sustu. Tabakları kaldırmaya davranırken sordu;

- Kapıya bakmadın..
- Bunu yapma lütfen bana..

Önüne bakarak mutfağa geçti. Ben de kapının önündeki valizimi alıp yatak odasına. Yapmayı planladıklarımız çok paramız kıt kanaatti. Ikeanın görse grur duyacağı bu yatak odası, dolabındaki her vidasında, duvarındaki her fırçada bir parça benle karşıladı beni. Yüzümü kaçırarak dolabı açtım. Kıyafetlerim, kat yerinden iz yapmış nevresimler, hep o tatili hatırlatsın diye toplanıp torbalanmış lavantalar, artık kullanılmayan ıvır zıvırın hapsedildiği kutular, ilk maaşımı kutlamak için alınmış küçük kasa bu dolabın içi dışında hiç bir anlam ifade etmiyordu. Nereye taşınırlarsa taşınsınlar uymayacaklardı. Mutfağa doğru seslendim;

- Bunları almasam olur mu?
- Bunları anlasan iyi olur!

Faydası yoktu. Her birinden özür dileyerek doldurdum valizi. Kapıya doğru yürüdüm. Kapının önünde duruyordu. Göz göze gelmemeye özen gösteriyorduk.

- Ben gideyim artık, geç oldu.
- Anahtarlarını bırakırsan sevinirim, kilidi önümüzdeki aya kadar değiştiremeyeceğim.
- Şey, tabii...
- Kapı paspasını da almanı rica edeceğim.

Tabii ya, kapı paspası, nasıl da unutmuştum. Bir kapı paspasıyla evlenme teklifi alacağım hiç aklıma gelmemişti. Ama işte yine de o gün, hayatımdaki tüm güzel anıları yazdığım dağarcığım, kendimi eşsiz hissettiğim anlarım, tasarlayıp durduğum gelecek planlarım sıfırlanmış, büyük bir buluş yapmış gibi yerimden zıplayarak ağlamaya başlamıştım.

- Alırım, tabii...

Kapının önünden çekilmiş, kapıyı arkasından çekerek açmış, kapının arkasında kaybolmuştu. Dönüp son bir defa eve bakmıştım. Sonra da ayakkabılarımı giymek için eğildiğimde paspasa... 'Çok uzaklara gitme' yazıyordu. Çok uzaklara gitmiştik.

Otoparkın önünde öylece durmuş bekliyordum. Sanki bir şeyin gelip beni alıp götürmesini bekler gibi. Gözlerimden süzülen yaşlar, tüm arabayı kaplamış eşyalar. Birlikte seyahat ettiğim geçmişim. Onlardan ne kadar uzaklaşmış olduğunu bilmediğim kendim. Şimdi, tam olarak hangi an, benim ait hissettiğim şey hangisi, çok zordu. En iyisi kalkıp eve gitmekti. Evim olacak yere. Güzel bir adaydı. Ev de diyebilirdim belki bir gün. Hiç bir yere ait olmama hissinin iyi bir şey olduğunu söylerler. Bok. Ben bir iyiliğini görmemiştim. Belki bir gün, belki, hep sonradan...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder