Bu Blogda Ara

25 Mayıs 2016 Çarşamba

İlahi adalet

Bazen yazmak çok zor oluyor. Yani yazacak bir itki hissediyorsun ama tam olarak ne yazacağını bilemiyorsun. Kötü de bir his. Kusacak gibi olup kusamamak, gelir gibi yapıp kaçan hapşırık gibi. Akılda nereden kaldığı belirsiz kelime bulutları, bağlanmıyorlar, çözülmüyorlarda. Derdini kendine anlatır gibi buluyorsun kendini sonunda, sürekli bir kendinle konuşma hali. Delirmeye çeyrek kalalık. Bana sıkça oluyor. Kimisi çeyrek geçelik gibi hissedilince oturup nedendir bilinmez üçüncü şahıslar üzerinden anlatmalıymışsın gibi bir hikaye kurgulamaya koyuluyorsun. Oralar fazla gerçekçi, olduğu gibi, akıp gittiği gibi değil kelimelerin, cümlelerin. Bu işleri kendince yerine oturtma sürecinde kaybolup giden cümlelerim için bir saygı duruşu istiyorum. Bir dakikacık sadece. Gitmeyin, geliyorum.

İnsan kendi varoluşuna anlamlar bulmak için çok aciz. Acemi diyelim ya da. Sürüklenip gittiğini düşündüğünden, sürüklenip giden ama aynı anda çok güzel -tamam ya da- olan şeylere çok takıyor kafayı. Mevsimler mesela. İnsani donlar biçilmiş, süreler belirlenmiş, isimlendirilmiş ve anlaşılabilir hale getirilmiş olmasına rağmen. Kafasına göre, her yıl, her döngü, diğeriyle barış içinde, gönül koymadan geçip gidiyor. Neyse. Konuyu belirlemişim. Kurgu tamam. Tam oturup yazacağım, mevsim nerdeyse yaz. Neredeyse diyorum çünkü az önceki tanımlamanın üzerine mevsimsel kıyafetler dikmekten uzak durmalıyım. Kış olsa da yazardım. Orası ayrı. Gelip oturuyor masaya bir arkadaşım. Yazasım var arkadaş, hiç mi belli olmuyor halimden. İnsan içine karışmış ama kulaklıkla ve hiç dış dünya ile ilgilenmeyerek, kalabalıklar içinde yalnızlık tribine girmişim. Yok. Gelip buluyor arkadaşım. Lan bari bir göz kontağı kursaydık, ben iki saniye içinde gözlerimi kaçırsaydım. Ben o değilim ki yapsaydım beden dilimle, belki o zaman. O zamanlarda bile olmadığı oluyor. Ben nasıl tanınmam duygusu herhalde. Ya da aslında bu iyi çocuktur, kesin görmemiştir duygusu. İyi çocuk da değilim. Ama kıyafet üzerimde iyi duruyor. Olan oluyor artık. Soyunacak halim yok insanların içinde. Masaya oturuyor. Oturduğu gibi de sanki benimle buluşmak asıl amacıymış gibi anlatıyor. Bak güzel arkadaşım, hayatlarımızın bir döneminde kaçınamayarak gittiğim bir tatilde, sırf sen de o aralar hayati bir kriz atlatıyordun diye biraz savunmasız olduğun için ve pekala ne olursa olsun herkese anlatabileceğin hikayeni, yabancı olmam rahatlığıyla bana anlattın diye şimdi görüşmediğimiz dönemin bir özetini vermek zorunda değilsin. Çok zorundaysan yazılı tercih ederim. O kız var ya, o işte, geri dönmüş. Anlamış onun değerini. Serin hikaye aslında. İyi baksaydın, belki o kadar dönmemiştir. Döndüyse de giden kişiyle aynı olmayabilir. Sen aynı görünen ama başka biriyle, bir yerlerde kaldığını sandığın bir ilişkiye devam ediyor olabilirsin. O süreç seni de değiştirmiştir. Sen de aslında aynın gibi görünen bir başkası olmuşsundur. Aynı bile görünmüyorsundur da, değişen yerlerin görünmüyor olabilir. Sonuçta, yepyeni bir ilişkilenme aslında bu. Referans aldığın yerlere çok dayanıklı yapılar kurma da, aman, inşaat tehlikeli iş, diyemedim. Çok sevindim. Çok yıpratmıştı seni o süreç, en azından mutlu bitmiş dedim. Aslında, ben bugün, her gün geçtiğim yollardan, kimlerin cesetlerinin, mutlu ya da aşırı kanlı anılarının üzerine basarak geçiyorum ve fakat bunlardan azade bambaşka duygularla ama aynı yolculuklarla ömrümü tüketiyorum diye düşünüyordum. Ölüp gideceğiz lan duygusuyla değil, allahtan öleceğiz de bu otobüs bekleme durumunda başka işler de olabilir mi duygusuyla. Hatta olmalı duygusuyla. Bu konuyu açamadım. Açıp da yazacaklarımı söyleyiverip semaya salamadım. Allahtan da yapamadım, yoksa nereye yazıyorsun. Konuşmak da yazmak gibi, başka bir mecraya yazmak sadece. İşler de kötü gidiyormuş. Vah vah! Adam tahsildar ruhumu geri çağırıyor. Elinde tahsilat makbuzu koçanı, insan insan, olay olay yaşama hakkımı kazandığım ruhu dürtüyor. Ah be arkadaşım. Adamı ne zor atlatmışım. Şimdi olmaz deyip önünü kesmeliyim. Zaten bu çoklu olurluk halinin sıkıntısını çekiyorum. Tahsildar ruhum çok hayata karışmış bir tip. Esnaf pezevenk. Geri gelesi dediğimi duysa öldürür allahıma. Gidesi yok, ben belirli klişe yalanlar kullanarak ve ikna edici olarak arada ekiyorum kendisini. Şimdi, ışık hızıyla gelir, hep dutluk olur buralar, haberin yok. Ben şu anki hale gelmek için ne uğraşmışım, ne cümleler kaybetmişim, kendimi, kendi izimi kaybetmişim. Saygı duruşları, istiklal marşımız ve açılış konuşmalarını atlatmışım. Duralım. Yapmayalım bana bunu, diye düşünüyorum. Ve sonunda ona karşı dürüst olmayı tercih ediyorum. Ne olacaksa da olsun, sanat için gerekirse soyunuruz! Ya Fikret, işler kötü tamam, aşklar çetrefilli, mevzular karışık. Ama bu senin yaptığını da Çorumlu yapmaz diyorum. Anlayacak gibi oluyor. Susuyor diye öyle yorumluyorum. Ne yaptık abi? diyor. Arkadaşımıza selam vermek mi suç oldu, diyor. Yok oğlum, suç değil, zaten Çorumlular da seri katil değil, o deyim oradan gelmiyor, daha çok halden anlamıyorlar diye söylenegelir, diyorum. Yine bakıyor. Hangi halimden anlamadığını bulmak için tepeden tırnağa bakıyor bana. Bulamıyor. Ok varsa eğer yaydan çıksa kimse oka hesap sormaz, oralardayız. Tamam lan, diyorum. Duruşmasını yapacağız konunun. Bir şahit seç kendine diyorum. Yan masada ben geldiğimden beri yalnız oturan kızı seçiyor. Ben yoldan geçen tıfıl bir keli durduruyorum. O konudan habersiz. Ama ben evrensel doğruyum, kaçılabilecek yerde değil haklılığım. Hem zaten tıfıl ve özellikle kel insana güvenebilirsin. Muhakeme gücüyle ayakta duruyordur. İki sandalye daha çekiyoruz. Şahitler biraz gergin, Fikret kendinden emin, ben biraz aceleciyim. Neyse. Taraflar derdini anlatıyor. Ben az önce aklımdan geçenlerle ilgili bilgiler veriyorum. Hepsini anlatıp yazamaz hale gelmemeye özen göstererek. Fikret mola istiyor. İki eliyle büyük bir T yaparak. Kafa kafaya verip fısıldaşıyorlar. Biz kelle birbirimize bakıyoruz. Molaya ihtiyacımız yok. Kelin aslında saç azlığından saçını kazıyan bir tip olduğunu fark ediyorum. Keyfim kaçıyor. Bir molada ben istiyorum. Eğiliyorum, üstat, önce üstlerden dökülmeye başladı diye mi girdin bu işe, diyorum. Çocukluğunda saçının ne gür olduğundan, orta okulda saç uzattığından, annesinin onu lepiska saçlı oğlum diye sevdiğinden bahsediyor. Ana gibi yar olmaz, eyvallah, ama aile gibi insana yakışan kişiler de nadir olur. Onların yokluğunun, yani hiç olmaması değil çünkü o zaman bilemezsin ne demek olduklarının, artık olmamalarının onu acayip üzmesi sonucunda saç kıran girmesinden bahsediyor. Bu da serin hikaye. Fakat mola doluyor ve fakat artık nazarımda kel olmayan, sadece tıfıl şahidim sadede gelemiyor. Oğlum, böyle ayağını sürte sürte bir yerlere gidiyorsan inmişlerdir yolda diyorum. Hikaye tutar çünkü bazı insanları, uzun süre duramazlar. Evet, diyor. Özetle, uğradığı kimi haksızlıklardan sonra dökülen saçlarını başka bir şeye eviriyor. Ondan kel. Hikaye başta samimiyetsiz gelse de, daha yakın buluyorum şahitimi kendime. Motivasyonlarımız benzer. Mola bitiyor. Son sözlerini söylüyor şahitler. Amerikanvari bir sahne, herkes sonuna kadar dinleniyor da kararı verecek merci yok. Dördümüz de orada olduğunu bildiğimiz ama bulamadığımız eşyamızı aramak hissi gibi, hep aynı bakışla ve sessizce ama sürekli aynı yere bakarak bekliyoruz. Sonuç değişmiyor çünkü bir sonucu olmuyor. Diyorum ki, bence güzel bir duruşmaydı, şimdi herkesin kabul edeceği bir hakim gelip kararını açıklasın. Kabul görüyor önerim. Tam o sırada gökten bir koyun iniyor, beni kesin kendinizi kurtarın, hem sizi kessek faydasız benden kokoreç, uykuluk, pirzola ve şiş olur diyor. Teklif cazip. Bakışıyoruz. Tam o sırada Fikret, abi benim arkadaşlarla buluşmam lazım, kaçtım ben ufaktan diyor. Şahitleri uğurluyoruz. Kelimelerim, cümlelerim kafamdaki post-it lerde ama darmadağınık. Koyunu bir esnaf sahipleniyor. Konu kapanıyor. Aynı sessizlik anı peydahlanıyor. Kalabalıklarda yalnızlık, hareket eden fotoğraflar, nereye koyduğumu hatırlamadığım kurgum. Ulan diyorum, kırk yılda bir yazmaya oturuyoruz,iki satır yazdırmıyorsunuz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder