Bu Blogda Ara

20 Mayıs 2016 Cuma

Ağıt

Bu, seninle birlikte kendim için yaktığım ağıtlara bir isim uydurdum bugün. "Aranışa Ağıt" koydum adını. Aranıza hoşgeldim gibi. Bir çocuk tarafından söylenir gibi ama çocuk tarafından hissedilemez. Belki de edilir, bilemiyorum. Çünkü herkes arandığını bildiği kaybolmuşluklara düşmek ister. Kaybolmak işte o zaman kaybolmak olur. Olman gerektiğini düşündüğün yerde olmamak, yoksa başka bir yere gitmek olur. O da yeterince korkutucu olur kabul ediyorum. Ama burada başka bir şeyden bahsediyorum. Kaybolduğun hissine sebep olan şey, oradan çıkmak için de motivasyon olur demek istiyorum. Yani yeterince kaybolmak için, kaybetmen gereken bir şeyler lazım diyorum. Neyse. Bu ismi koydum ağıtıma. Ve biraz da tadını çıkarmaya başladım bu durumun. Sonuçta hem kayboldum hem kaybettim. Kötü bir sihirbaz numarası gibi. Geçen sabah kapıcı vurdu kapıya, açtım. Senin arabanın durduğu yeri sordu. Abla bir süre daha gelmeyecekse altı numaranın misafirleri gelecekmiş, oraya park edebilirler miymiş diye sordu. Boş otopark yeri sahibinin sesidir dedim. Bazen bazı şeylerin yokluğuyla da yer kapladığından bahsettim. Ayrıca orasının çam ağacının altı olduğundan, kimse gelmeyecekse orasının daha çok yaz bahçesi olarak değerlendirilmesinin doğru olacağından, önümüzün yaz olduğundan, bu yazın yüzyılın en sıcak yazı olacağından ve yeterince sıcak yazlarda herşeyin olabileceğinden bahsettim. Kısa bir bekleyişin ardından, anladım dedi. Bir şeye ihtiyacım var mı diye sordu. Bir sarılsak demedim. Yazı, park alanını, geri gelmeyecekleri ve yerini nelerin hemen alacağını konuşmadan, birazdan büyük bir gümbürtü kopacakmış ve tiz bir boru sesi duyulacakmış da oracıkta ölecekmişiz gibi tüm günahlarımıza ve birbirimiz üzerinden artık göremeyeceklerimize veda ediyormuşuzcasına sarılalım, en az 3-4 dakika sürsün bu sessiz veda demedim. Votka, tuzlu fıstık, sigara ve buza dönüşme sevdasında bir litre su istedim. Sessizliği biraz daha uzun sürdü. Parayı aldı gitti. Onunla bu garip ayrılık anı seni uykuya emanet ederek kendimi aramalara çıktığım son gün gibiydi. Bir çok şeyi söylemeden, son kez sarılmadan, şöyle bir kokunu içime çekmeden, artık neler yerli yerinde değil ve en son ne zaman hiç konuşmadan ve hiç birşey demek istemeyerek bakıştık diye düşünmeden. Bayaa çekmeceden usulca iç çamaşırlarımı alıp, kapıyı olabildiğince sessizce çekerek ve muzipçe arabanın sileceğinin altına bir not bırakmadan. Kendini kaybettiğini en çok o halini artık bulamadığı için çekip giden birşeyler olduğunda fark ediyorsun. Neyse. Kapıcı döndü. Abla yakında gelecek herhalde dedi. Abla dönecek demedim, dönmeyecek de. Sustum biraz. Karasızdım. Altı numaraya söyle, kendi varlıklarını başkalarının yoklukları üzerinden tanımlayan kimselerden uzak durmalarının onlar için hayırlı olacağını, aynı zamanda altı numaranın çok güvenli bir tercih olduğunu, hem alt hem üst katın kombiyi yakması durumunda sıcacık bir kış geçirme ihtimalinin yine başkalarının varlığı üstünden kışlık gerdeğe girmek olduğunu, dolayısıyla hiç risk alınmazsa bu hayatta bazı şeylerin hiç farklı olmayacağını ve babaları memur olmasa da bu memur zihniyetinin onları ancak korkak yapacağını söyledim. Elindeki siyah poşeti aldım. Daha uzun bakası tuttu kapıcının. Söylediklerimin derisinin altında yaptığı etkiyi görmek istemedim. Kapıyı kapattım. Bu işe gitmeyi bıraktığım günün haftasıydı. Telefonun şarjı bitmişti, faturaların son ödeme tarihi geçmişti ve evdeki son çakmak kaybolmuştu. Biz sigarayı ya da içkiyi bırakabilsek de onlar bizi bırakamıyordu. Altı numaraya hak vermiştim. Sonunda almayı başardığımız misafir çarşaf takımıyla biraz uğraşarak bir idam masası, aldığımız son absürd bibloyu oklavayla bütünleyerek bir mızrak, benim metal araba kolleksiyonundan bir katlı otopark ve boş yere aldığımız balkabağından şişme bebek yapmıştım. İhtiyaçların şekli değişse de anlamı değişmiyordu. Önce başkaları için birşeyler yapıyordun, böylece sana daha fazlasını yapman için ihtiyaç oluyordu. İşlerde yolunda giderse varlığın kanıksanıyor ve senin için birşeyler yapılıyordu. Sonra, bir gün kendin için birşeyler yapıyordun. Buna hakkın oluyordu. Böylece kendinle tanışıyordun. Yeterince cesaretliysen kendini dinliyordun. Sonra bu iç kulak kesilme durumu yanlış anlaşılıyordu ve önceki üç adım senin yanlış yolda olduğunu öğütlüyordu. Durumuna -ya da uyanıklığına diyelim- göre tercihini yapıyordun. Neyse işte, sıralama ayık insanın işi. Her şey düzen içinde olsun isteyen, çatının düşen kiremitleriyle otopark duvarına plakanı yazan insanın işi. Her şeyi plakalamak isteyenin. Buraya kadarı idam masasının görev alanında. Bugün kötü bişey oldu. Katlı otoparkın alt katında yangın çıktı. Bum. Porscheler yandı. Neyse ki kaskoları var. Dün gece söndürmeyi beceremediğim sigara yüzünden olduğunu düşünüyorum. Ne zaman kendim için bir şeyler yapmaktan vazgeçmiştim? Her ne yapıyorsam, o yaptıklarımı nasıl kendim içinleştirmiştim? Birden dörde doğru mu gitmiştim yoksa geriye doğru mu saymıştım? Altı numara daha ilk seviyedeydi, şimdi jetonum düşmüştü. Aptal ben, kendimle bu kadar meşgulken anlamamıştım. Koşarak mutfak balkonuna gitmiştim.Mutfak robotu, ütünün buhar kazanı ve biraz youtube yardımıyla mızrağı bir otomatik silaha çevirmiştim. Tam otopark alanına bakıyordu ve senin park yerinin alanına bir şeyin girmesi ile ateşlenecekti. Bereket getirecek figür ışık hızıyla birisine saplanacaktı. Allahtan her şey yerli yerindeydi. Düzeneği bozdum. Kılıcı kınına, figürü rafa ve oklavayı çekmecesine geri koydum. Mutfak robotunu öylece bıraktım. Nazarımda masum insanları korudum. Kendimi daha iyi hissettim. Bir votka koydum. Bir sigara yaktım, ocaktan. Yine biraz kaşlarımı yaktım. Kaş, el kılı gibi kokmuyor. Keratinini sevdiğim kaş. Komodinin üst çekmecesini açtım sonra, kalan parayı saydım. En az dört porsche alınırdı. Otopark da yırtmıştı. Hurda porscheları çıkarttım otoparktan, kimi kandırıyoruz. Ayakkabılığın en alt rafını boşalttım, oto hurdalığı ilan ettim orasını. Ojeyle hurda oto yazdım. Porscheları düzgünce dizdim. Artık ağıtıma geri dönme vaktiydi. Aklım çelindi. Salonda kanepenin üstünde duran balkabağına baktım. Geri bakmadı, kabak işte. Canım çekmedi. Tatlı olsaydın yerdik, şimdi bi boka yaramıyorsun demedim.  Gidip üstünü örttüm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder