Bu Blogda Ara

20 Eylül 2015 Pazar

Salih Abi

Sayılı binaların arasında seyrek otlukları çim saha kabul edip, her akşamüstü bir ritüel gibi aynı kadroyla yapılan maçlardan, adamdan sayılıp önümüze bir duble rakının konmaya başladığı zamanlara kadar yaşadığım coğrafyanın, Bağcıların, güneydoğudan göç almış, zaten bir süre önce devletin balkan göçmenlerini yerleştirdiği, dünyanın en güzel, en ilkel mozaiğinin değişmez parçasıydı Salih abi. Aslen yunan olan ama askerliğini türkiyede, kaderin cilvesi bu ya; yunan sınırında yapmış, hangi an kendi toprağında hangi an yabancı topraklarda bilememiş, "iş tutacak adam yoktu oğlum, o yüzden biraz aşçı biraz levazım biraz da berberdim" diye kafasının ayık olduğu zamanlarda anlatan bir adam. Az berber görmüş bir ilçede mahallenin berberi olarak hiç bir zaman bilmem kim ünlünün saç modelini kesmeyi becerememiş, tüm mahalleyi ilkokul traşıyla tektipleştiren Salih Abi. Bizim Salih Abiyi yıllar yılı bir bilge, bir öğretmen gibi aldığımız ilişkimizin başlangıç sebebi, eşinin oğlunu da alıp ailesinin yanına dönmesiyle başlıyor. Kafası iyiyken anlatırdı, terk edip yunanistanı geliyor genç yaşta, sevdiği kızı vermiyor kızın ailesi türk olmadığı için. Hikaye trajik fakat evlenecek yaşta değil o zaman Salih abi, olsa olsa dayısı tarafından kerhaneye götürülecek yaşta. Böyle bir dayı yoksunluğundan mı istiyor o kadar erken evlenmeyi yoksa bu kimsenin detaylarını bilmediği bir ferhat şirin öyküsü mü orasını bilemiyoruz. Vergi denetmeni Nejat amcanın oğlu Ünal deşerdi hep bu konuyu, "az yukarı irtica etsen medeniyet be babam, ne bok yemeye bu tarafa geldin" , " türk e geldim oğlum, bana kız vermeyenin memleketine geldim, bana verimeyen bütün kızları almaya geldim" derdi sinirlenip. O yüzden çok zorlanmış askerde, " bir adım atarsın hop yunanistan, istesem 2 saate kapısına dayanırdım aylanın" diye iç çekerdi. Tabii bu içi yalnız çekmezdi, büyük bir yudum sek rakı da çekerdi bardaktan aynı zamanda. Ülkenin alkolle tecrübesi olmadığından, mahallenin en iyi sofra adamıydı Salih Abi, ya da diyebiliriz ki bu coğrafyanın sahip olduğu ilk akşamcılardandı. Ne ucu yanık sevdasını, ne inadını ne de içmeyi bırakmayı beceremediği için alıp oğlunu gitmişti baba evine karısı. Hiç bir yere ait olmamış insanı üzmek zor, peşlerine bile düşmemişti."Ben daha önce istedim, vermiyorlar oğlum" der, fondiplerdi rakıyı, "Hayriye bana kaçtı da geldi zaten, isteseydim onu da vermezlerdi! " Ne Alinin odasını bozdu Salih Abi ne de fotoğrafını kaldırdı karısı ve Alinin dükkanının büyük aynasından. "Babasız büyümek zordur, o tabansız dedelik de edemez ki ona, babalık şöyle dursun" diye hayıflanırdı. Onun Ali yi kaybetmesi hepimizin bir abisi olmasına denk geldi o dönem mahallede, Salih Abi nin korumasında çocuklar olarak korkmadan bakkaldan çaldığımız cam şişe bozalar, legal yaşımız gelmeden içtiğimiz ilk biralar, pazarcı tezgahlarının aralarında abilerinden korkmadan öpüştüğümüz kızların sebebi, müteahiti, mimarı ve yapı denetçisi oydu. Bilgelik sıfatını ise aklımızın yetmeye başladığı zamanlarda almıştı. Tüme varan Salih Abi. Artık biraz azalmış, acı olduğunu sonradan fark ettiğimiz arkadaş kayıplarını verdiğimiz lise yıllarında, kaçak göçek biraları istifleyip içmeye oturduğumuz Naylon teyzenin bahçesinde edilen sohbetlerde akıl hocamızdı Salih Abi. Hep geç gelip, bizi uslu çocuk olmaya yolladıktan sonra da mahallenin tek alkol servis eden meyhanesine gider, Faruk abi kovana kadar da içerdi. Kötü not alıp ailesinden saklayan da, yukarı mahallenin en baba serserisi Aykut'un kız kardeşine aşık olan da, babası annesini her gün döven de Salih Abiye anlatırdı derdini. Bir nevi kara delikti. Karası delineli yıllar oluyordu fakat o sanki Aylanın evinden eli boş döndüğü gün yolda bulduğu ilk çöp tenekesine bırakmış gibi mutsuzluğu/umutsuzluğu nasihat ederdi. Hep beklemiş hiç kavuşamamış bir insandan bu kadar teselli edici şeyler duymak neremize iyi gelirdi bilmiyorum ama işe yaradığı aşikardı. "Aykut ayısı olmasa bi dakka beklemicem Salih Abi" diyene "Sevmek en çok özlemektir oğlum" derdi. Bunu öyle bir ses tonu ve öyle içten söylerdi ki bu özlemi kafası tüterek anlatan için bir nefes boşluğu, yağmurlu havaya şemsiyeyle çıkmak gibi bilinçli, akılcı ve doğru hissettirirdi. Bir keresinde Ünal'a "Üzülme, hiç bir işkence sonsuza kadar sürmez, o işkencenin dönüştüğü eğlence de" demişti. Ne dediğini anlamamıştık. Ünal'ın babası annesini dövüyordu. Ünal biraz korktuğu fazlaca utandığı için kimseye anlatmıyordu bunu. Sadece bazı geceler, evdeki bir şişe votkayı kaçırıp beni de çağırıp Naylon teyzenin bahçesinde içtiğimiz geceler, ağlayarak, bütün bu olanların kendi suçu olduğunu düşünerek, babasından nefret ederek anlatırdı. Susardık sonra, votkalar bitip kabahatlerimiz geceye karışına kadar. 


Aradan geçen yıllar herkese eşit davranmamıştı. Lise son sınıftayken taşınmıştık mahalleden. Sistem ailemin yaptıklarını akılcı bulmuş ve daha çok kazandırmıştı onlara, biz de hemen hayatımızı değiştirmiştik. Önce daha iyi bir muhit sonra lüks sayılacak bir ev, en sonra benim mezuniyetim ve plaza çalışanı olmam. Çocuklarla çok az haberleşebiliyorduk. Herkes aynı mahalleden, aynı kalenin doksanına gol atmaktan başlayarak başka başka hayatlara yol almıştı. Yol almak, yapısı gereği ilerlemek gibi algılanıyor. İlerleyen tek şey zamandır, onu da insan uyduralı çok olmadı. Farklı tercihlerimizin sonuçlarında, yabancı kaldığımız, ait hissedemediğimiz hayatlarımızdaydık. İçinde büyüdüğümüz sokaklara, muhitlere girmemeye özen gösterir olmuştuk. Bunu tehlikeli bulmuştuk bir süre sonra nedendir bilinmez. Sonra bir gün Ünal aradı. "Kostas ölmüş kiki, yarın cenazesi kalkıyormuş Bağcılar merkez camiinden, kime ulaşabiliyorsan haber ver, yarın ikindide mahalledeyiz, yeri değil ama seni de özledim" dedi. Kiki? Çocukken kibrik çöpleriyle çağırdığımız ve sorularımıza yanıt veren ruh, kara kuru ve parmaklarım uzun ve ince olduğundan bu korkutmacalı seansların değişmezi olmuştum. Kiki de benim lakabım. Saçma ama kelimeyi duyar duymaz iyi hissetmiştim kendimi, mutlu, tanıdık. "Tamam Ünal, ben Rıfata haber veririm, yarın ikindide oradayım" diyebilmiştim. Salih Abi ölmüştü. Nasıl olduğunu bile soramamıştım. Aylan ne yapıyordur acaba? Ya da görebilmiş midir acaba oğlunu bir daha Salih Abi? Faruk Abinin meyhanesinde oturduğu masa duruyor mudur hala? Bir vazo çiçek götürüp masanın da 50 yıllık hesabını ödeyip kapatmalıydım o masayı. Kafam allak bullaktı. 

Ertesi gün Bağcılar çarşı caddesinde herkes ayaktaydı. Herkes dışarıda. Liseden önce ayrılanlar dahil herkes, gelmişti. Naylon teyze 7 sene önce ölmüş, bahçesiyle birlikte evini satmış torunlar, kocaman bir bina vardı o bahçenin yerinde. Pazar aşağı mahalleden geçen yeni kurulmuş büyük bulvara taşınmış. Top oynadığımız arazinin birazı park birazı lüks bir siteye dönüşmüş. Hafriyatla çıkarılan toprağı nereye attılar acaba? Kapısının önünden bozaları çaldığımız bakkal Aytuncuk, taşınmış buralardan. Meyhanenin kapısında görünce sarıldı bize. "Çocuklar" dedi. "Ne çok özlemişim sizi" "Nasıl güzel adamlar olmuşsunuz" "Bozalar yaradı Aytunç amca" dedim. "O bozaları Perihan yengeniz yapıyordu çocuklar, kapaklarını saklayıp yerine koyuyordum, nasılsa çalarsınız diye. Firmadan gelenleri de içeri alıyordum öğlenden" dedi. Güldük. Ağız dolusu hem de. Senelerdik gülmediğimiz kadar güldük. Sarıldık. Faruk abi geldi sesimize, zorla tebessüm ediyordu. En büyük müşterisi, belki abisi ve mesai arkadaşını kaybetmişti. Her zamanki gibi, çakı gibi görünüyordu. "Naber çocuklar?" dedi. "İyiyiz Faruk abi, şimdi, şu an da çok iyiyiz" " Nasıl oldu Faruk abi" dedik. "Anlamadık biz de" dedi. "Salı gecesi yolluğunu içip gitti, her zamanki gibi, iki akşam üstüste gelmeyince sorun olduğunu düşündük, çilingir Ali kapısını açtı da evde bulduk, yatağında, uykusunda ölmüş" dedi. 

Caminin avlusu kalabalıktı. Kalabalık tanıdık. En ön sıradaydık. Ünal, kibar Metin, Bilal ağa, feyzo, şeytan, piç Rıfat, zubizaretta Akın, perdeci Hüseyin, Faruk abi, çilingir Ali ve ben, kiki. Yukarıdan bakıp gülümsemiştir rüya takımı bir arada görünce. 

Ah be Kostas, ince ruhlu, kaba yapılı, kendi tohumunu gurbete dikmiş bilge, öldün işte. Çocukluğumdan büyük bir parçayı alıp toprağa gömüyorum seninle, sen ise öldükten sonra da aynı tevazu ve incelikte yaptın hayatımıza son dokunuşu. "Hırslar zorlar insanı çocuklar, içinizde savaşarak alıyorsanız bir kararı bir daha düşünün. Öğrenecekseniz kabul etmeyi öğrenin, ha! bir de sahip çıkın birbirinize, unutmayın çocukluğuna sahip çıkmayan kendini bulamaz" demiştin.


Unutmuştuk.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder