Bu Blogda Ara

18 Eylül 2015 Cuma

Biraz Kendin

Sonra usulca altından çekerek sandalyeyi doğruldu. Doğruydu her zamanki gibi. Boyu uzunca, ince yapılı, narin ve naifti. Annesinin gençliğine fark atarak, konuştuğunda tüm kabulleri yıkarak, hala isyankar ve zarifliğinden hiçbir şey kaybetmeden bana doğru eğildi. Hala çok konuşuyorduk. Herşey buna bağlıymış gibi, bir an için de olsa aklından ne geçtiğini, aklından geçenin ona ne dediğini sonra da nasıl hissetmesini sağladığını bilmemin hayati olduğunu düşünerek. Birbirimizi anlamamız hiç zor olmamıştı, bu hayatta kuvvetli olduğumuz konulardandı. Birbirimizin hayatlarını yaşıyorduk kendimizinkinin yanında, olanca çıplak, çirkin, küstah ve aynı zamanda hassas, kırılgan. Neyin aramızdaki görünmeyen misinaya bir makasla hem de çok acemice bir kesik atıp gittiğini anlamıyorduk. Neyin ipi gerdiğini, kimin birbirimizin görüş alanına girdiğini görmek istemiyorduk. Aynı manzaraya aynı dünyalardan bakıp aynı yemekleri seçmiyorduk bir süredir. Bu ise bir problem olmaktan çok uzaktı. Diğerimizin seçtiği yemeğe iştahla çöreklenmiyorduk. Bu başlı başına bir problemdi. Alıştığımızın seçimlerimiz mi yoksa tenimiz mi olduğunu, ait olduğumuz alanı dolduran kokularımızın mı eksildiğini yoksa artık büsbütün kötü mü koktuğumuzu? Savaş alanı temize çekildiğinde ve eve döndüğünde tüm mücahitler, alınan verilen canlar için geçerli ve yeterli sebepler bulunduğunda adı barış olan süreç kendiliğinden konuşulur hale geliyor. Korkunç savaşlar gibi korkunç barışlar hiç engel olmuyor duyguları gazi savaşçılara. Adı barış oluyor yaşananın, savaştan konuşmak cıs, yaralanmış olmak en hafif tabiriyle demode oluyor. Bundan susuyor belki de tüm savaş müşahitleri. Aramızdaki savaş değildi. Böyle algılamak yanlış olurdu, olsa olsa artık bir arada yaşamayı alışkanlık haline getirmiş ama coşkusunu geri isteyen insanlar gibiydik. Rutinin konforuna alışkın laboratuar fareleriydik, tüm labirentlerin sonu kesin bilgiyle konfordu. Aradığımızı sandığımız. Tanıdık bir sonuç demek istediğim konfor derken. Sol omzuma dokunarak uzaklaştı. Saniyeler sürdü dokunuşu. Karanlıkta aradığı duyguyu bulmak için çabalayan bir dokunuş. Uzak değil, içtenliği sorgusuz fakat biraz kaybolmuş, biraz çaresiz. Sol omzumun üstünden gülümsedim. Ayakları yere sabitlenmiş gibi, vücudunun ahengini kaybetmiş gibi, kadınsılığını yitirmiş gibi, ardından bakmadığımdan emin gibi yürüdü. Bütün bunları hissetmiyor olamazdı. Çok tutkulu ve dirayetli bir kadındı ama tanımları gereği yapabileceği ve yapamayacağı şeyler vardı. 

Kalktım. Aksi yöne yürüdüm. Bir adım sonrası, bilmediğim yabancı yerlere bir adım uzakta gibi. Tuhaf, insan tutkusundan çok bilinmezliğin esiri, ya da en büyük tutkusu bilinmezlik. Bilinir olsun diye tüketmiştik hayatı, içinde birlikte olmadığımız mekanlar yabancı, duygular tehlikeli ve kelimeler uzaktı. Bu onu son görüşüm olur mu sorusu ikimizi de benzer şekilde heyecanlandırır mı diye düşündüm. Yabancı adımlarım güçlendi, kendimi gittikçe uzak, ufak, ufaldıkça kaygısız hissettim. 

Tuvaletten döndüğünde yaşadığı tecrübeyi bilmiyorum. Ellerini iki yanına kocaman açıp sarılmış mıdır kendisine ya da avuç içlerini bir araya getirip kendi elini tutarak hesabı ödeyip neyi beceremiyorduk en son diye düşünmüş müdür? Ama telefonum çalmadı 10 dakika sonra ya da 10 gün ya da 10 ay. O birlikte kurduğumuz en tanıdık, en güvenli sığınaklardan çıktığında, yüzüne çarpan ilk şeyin bilinmezlik olması tazelemiş midir onu bilmiyorum.

Çok az şey biliyorum. Çok fazla şey yaşayarak biliyorum. Çok sevdiğini geride bırakmayı biliyorum. Daha çok sevdiğin için. Kendin için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder