Yok. Olmuyor. Hangi ucundan içeriye doğru küçük bir kulakçık katlasam benzemiyor balığa. Aslında iki üç hamle önce içe değil de dışa doğru katlamalıydım belki de. Origamiyle aram hiç olmadı ki, ev ödevi diye youtube vidyoları baka baka oğlum için bir kere yapmışlığım var bu balığı. İbrahim koymuştuk adını istavrit değil. Daha çok İbrahime benzediği için. Arkaplan da duyduğum boğuk seslere kulak kesiliyorum. Hala anlamsızlar. Bana mı gülüyorlardır acaba? En iyisi beyin gücümle hareket ettirme işine döneyim önümdeki bardağı. Bunu yeterince konsantre olursam yapabileceğime inanmışımdır hep. Hep bir gün, gün gözüyle görmeye alışık olmadığım şeylerin olabileceğini düşünmüşümdür. Mucizelerin, aydınlanmaların, ilk görüşte aşkların. Tek parça gibi hissetmenin tam zamanı, hatta biraz geçti bile. Ayaklarıma odaklanıyorum. Ayaklarının varlığını hissedebilmek zor,çhala biraz uzaktalar. Allahtan üstlerinde biri oturuyor, pek durağan da değil. Uyaran olmadan uzuvlarını hissetmek ne zor. Yoruluyorum. Kafamı kaldırdığımda (kaldırdığımı sandığımda) boğuk sesler çıkaran insanların net görüntülere sahip olduklarını görüyorum. "Ooooo Fatih Bey, aramıza döndünüz" gibi sesleniyor birisi, sonra hepsi deli gibi gülmeye devam ediyor. Tam olarak söylenen bir şeye gülüp gülmediklerini anlamıyorum. Zaten seslerinden güldüklerini de çıkaramıyorum. Yüzlerinden ancak. Görece büyükçe, yüksek tavanlı bir dört duvar arasındayız. Duvarlar rengarenk, yerler az önce bitmesi gereken partinin kalıntılarını süpürüyor. Bazı koltuklar yerden biraz yüksek, aydınlatmalar yanıp sönüyor. Ayağa kalkmaya çalışan biri sendeleyip yere kapaklanıyor, konfetilerin tam ortasına. Gülmeler devam ediyor. Dayanamayıp oturduğu yerden o kızın yanına düşüyor bir çocuk. Öpüşmeye başlıyorlar. Kanepenin kendime en yakın olan yastığını başımın altına alıyorum. Bunu düşünce gücüyle mi yapıyorum bilmiyorum. Yastık gülmeye devam ediyor. Başımı iyice bastırıp boğmaya çalışıyorum yastığı, dikkatlice etrafıma bakıyorum bunu yaparken. Bir yolunu bulup üste çıkıyor yastık, olanca gücüyle bastırıyor suratıma. Düşünce gücü işe yaramıyor. Sadistçe kahkahalar atarak öldürmeye çalışıyor yastık beni. Hızlıca doğrulmaya çalışıyorum. Ayaklarımın üzerinde tünemiş olan kız izin vermiyor. Kahkahalar artıyor. Uzanıp ellerimi iki yana açarak tutuyor kanepenin iki yastık arası. Böyle de ölmek mi olur diye düşünüyorum. Yastık bir an için süratle kalkıyor yüzümün üstünden, kayboluyor. Bir yüz görüyorum. İlk kez görüyorum bu yüzü. Işıkta pembe, karanlıkta daha çok kızıla çalıyor saçlarının rengi, geniş bir alnı ve tam olarak 38 dişi var. Kocaman dolunay gözleri var. Dolunay kadar puslu, kırmızı. "Fatih sen iyice oldun, kalk bir yüzünü yıka" gibi bir ses çıkıyor ağzından, çok derinden duyabiliyorum. Koltukla vücudum arasında bir yere tünüyor sonra yine. Vücudunun sıcağı çarpıyor bedenime. Gözleri kırmızı mıydı o kızın? Ben tam olarak neredeyim ve bu kanepenin ne alıp veremediği var benimle. Uzaktaki kolçağın üstünde az önceki yastık, gülmeye devam ediyor. "İnsan ne dilediğine dikkat etmeli" diyor. Bunu çok net duyuyorum. Kıpırdayamıyorum, doğrulamıyorum. Tam olarak ve sadece düşünce gücüyüm şu anda, bir bütün olarak. Ya da bir düşünce, sadece bir fikir, birinin rüyasında gördüğü bir gölgeyim. Bir tiyatro sahnesinin dekoru, az sonra kafasını iki yana sallayıp gözünü bilgisayara dikecek birinin gün ortası düşünün karanlık tarafı ya da koltuk örtüsüyüm. Kız sırtını geriye doğru yaslıyor, sırtı göğsüme bastırmaya başlıyor. Sıcağı bana karışıyor. Gülmeye devam ediyor. Yaslandıkça eziliyorum, yok oluyorum. Zaten yokum ya da yokluğum varlığımdan çok. Duvarlardaki renkler kayboluyor önce, her yerde konfetiler uçuşuyor, az önce öpüşen çift sevişmeye başlamış, kanepenin öbür ucundaki yastık yan gözle bakmaya devam ediyor. Burada olduğumu unuttu kız, iyice yaslanıyor. Bekliyorum. Ölüyorum.
Uyanıyorum. Küçücük bir evin daha da küçücük salonunda, bir kanepenin kısa ucunda yanımda bir kızla uyanıyorum. Dikkatlice kalkıyorum. Bu evi ilk defa görüyorum. Karanlığın içinde el yordamıyla buluyorum tuvaleti. Biraz klozete oturuyorum. Gözlerim ışığa alışmaya çalışıyor. Oturduğum yerde çömelip kusmaya başlıyorum. Çok uzun zaman oldu bunu yapmayalı. Öğürme refleksi neyse ki unutulan bir şey değil. Ters yüz oluyorum. Doğrulup lavaboya uzanıyorum. Uzunca yüzümü yıkıyorum. Aynada bana bakan adam tuhaf görünüyor. Hala oldukça kafası güzel, gözleri kocaman, dolunay kadar puslu, kıpkırmızı gözünün akı. Kendime kızmayı erteliyorum. Salona dönüyorum, holde ayakkabılarımı görüyorum. Salonun orta sehpasında cüzdanımı ve telefonumu. Bayağı gelip insancıl hareketlerle yerleşmişim buraya. Kanepenin kısa tarafında uyandığım kız bilinçsiz bir refleksle kanepeye yerleşmiş. Sırtı dönük. Göremiyorum. Görmek de istemiyorum. Açık mutfağın tezgahının yanındaki masada bir parça kağıt ve kalem buluyorum. "Teşekkürler arkadaşlar ev sahipliği için" yazıyorum. Aklıma gelen en mantıklı mesaj bu oluyor, belli ki tanışıyoruz. Yine el yordamıyla bana ait eşyaları toparlayıp çıkıyorum evden. Biraz sağa biraz sola yürüyüp en sonunda bir taksiye binerek nerede olduğumu öğreniyorum. Arabamı almak için otoparka dönüyorum, oradan evime. Bütün gün boyunca bir dakika uyuyamıyorum.
Dün gece yine dışarıdaydım. Ait olduğumu sandığım yerde. Eğlenme işini becermekte marifet yoktu. Aradan kaç duble, kaç shot geçti hatırlamıyorum, merdiven dibindeki kızlarla tanıştık. Saçları ışıkta pembe, karanlıkta kızıl gibi olan kız çok eğleniyordu. Arkadaşı ise daha çok sıkılmış gibiydi. "Bekleme bu gece gelmeyecek" dedim. "Kimseyi beklemiyorum ki" dedi. "Kimseyi beklememek en kötüsü" dedim."Teşekkürler" diye geveledi. Anlamamıştı, anlaşılmamak kötü duyguydu. Oysa ki herkes hiç konuşmadan anlaşılmayı bekliyordu. Pembe saçlı kız girdi araya "Üstüne gitme onun, o alkolle kafayı bulmayı sevmiyor" dedi. "Alkolle kafayı bulmuyoruz ki" dedim, "Hiç susmayan şeyleri susturuyoruz sadece". "Seninkiler pek susmamış belli ki" dedi. "Susmazlar onlar" dedim, "Ait olma duygumu öldürdüler benim, onlar bana ait olduklarını ispatlamak isteyen gölgeler". Güldü. Cevap vermedi. Sonra biraz dans ettik. "Siz burada mı devam edeceksiniz" dedi pembe saçlı olan kız. Ozan kimseyi beklemeyen kızla öpüşmeye başlamıştı. "Gölgelerimle gerçekliklerimin savaşını duyamayacağım zamana kadar evet" dedim. "Çok mu kanlı oluyor peki mücadele" dedi. "Aslında konu çok basit" dedim. "Ne sevebilme ne ayrılabilme, bu aralar bir kanepe yüzünden birbirlerine girdiler, biliyorum ki sonunda gidip o kanepeyi eşşek gibi alacaklar". "Tam bahsettiğin gibi bir kanepem var salonumda" dedi "Ev arkadaşımla hiç anlaşamayarak aldık". Güldüm. Gerçekten güldüm, kocaman. Sonra kulüpten çıktık, hem de yürüyerek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder