Bazı şeyler gereğinden fazla yaşıyor. Üniversitenin ilk senesinde bu tatil beni idare etsin yeter diye aldığım deniz gözlüğü, evime çıkarken annemin çeyizinden bana düşen bir çift erkek terliği, tamamen yardım duygularıyla vapurda aldığım sık dişli tarak. Evde, arabada ya da iş yerinde başka şeyleri ararken karşılaştığım, o anda zamanı eğip büküp beni başka zamanlara hızla götürüveren zaman makineleri. Her seferinde onları toplayıp her an elimi attığımda bulacağım bir yere istifleyip bir gün uzun uzadıya geçmişe bir yerlere yolculuk yapmak istediğim ama elimin bir türlü gitmediği şeyler. Eski bir dostla karşılaşmış gibi ne kadar süreceğini kestiremediğiniz o eskilerden konuşmak gibi karşılaşmalar oluyor. Geçen akşam nereye lazımsa bir vida ararken karşılaştığım tırnak makası mesela. Orada hırdavat çekmecesinde ne arıyor, neden halen yaşıyor diye soramadan beni alıp orta ikiye götüren tırnak makası. Ailemle yaşadığım dolayısıyla anne baba demeden herkesi istediği her an doğramış olan, ortak kullanım eşyalarından biri. Bir insanın kaç tane tırnak makasına ihtiyacı olabilir ki? Bazı iş kollarını hiç anlamıyorum. Neden halen benimle, kaza eseri olarak mı yolculuk etti evde seneler önce yaptığım ıvır zıvır kolisinde yoksa annemin benim böyle bir alete ihtiyaç duyacağımı hesaplayamayacağım gerçeğinden hareketle bilerek mi geldi kondu bu çekmeceye tam hatırlayamadan kapı tıkladı. Kimseyi de beklemiyorum ama tıklama da o ahşaplara özgü tok tıklamalardan. Kafamı çekmeceden kaldırdığımda banyodaydım. Böyle durumlarda annem tarafından türlü şekillerde zihnime işlenmiş duaları sıralamam gerekirken yapamıyorum. Dilim falan tutulmuyor, dua hatırlamıyorum ama öğreti o kadar kuvvetli ki hala her seferinde aklıma geliyor böyle durumlarda. Neyse, dua edemiyorum ama şaşkınlığım azalıyor bir süre sonra. Çevre de oldukça tanıdık, taştan, çok eski görünen bir duş teknesi ve üzerinde küçük deniz kaplumbağaları, halatlar ve çapalar olan duş perdesi. Sonradan alafrangaya çevirilmiş ve hiç bir zaman tam anlamıyla yerine oturmamış klozet. Tam önünde oturuyorum. Haznedar ipek sokaktayım, villa derya apartmanı daire no.8. Annemin sesi geliyor kapıdan "iyi misin oğlum, yarım saattir tuvalettesin" "iyiyim" diyorum. Fark etmiş midir sesimin 30 sene yaşlı olduğunu "birazdan çıkıyorum." Elimde tırnak makası bağdaş kurmuş ayaklarıma bakarken görüyorum. Sol ayak baş parmağım dolama olmuş yine. Tırnağımı kesemiyorum, kesememek tam tarifi değil, dokunamıyorum bile parmağıma ama bu şekilde de ayakkabı giyemiyorum. Annem çok söylendi 2 numara Haluk bey baksın bir, belki küçük bir operasyonla tamamen kurtulabilirim diye. Sonradan hatırlıyorum Elifin doğum günü bugün. Tuğçe de orada olacak. 15 yaşındayım, çok aşığım, sıska, okul traşlı ve korkağım. Tuğçe, güzellik tanrıçası ile Zeus un kızı, tanrılar en güzel bakirenin kurban edilmesini isteyince tanrılardan kaçmayı başarmış ve nasıl olduysa Bakırköy de bir ailenin kızı olarak devam etmiş hayatına. Bundan eminim. Ortak noktamız Elif, Hayriye öğretmenin kızı. Babası hatırlayamadığı yıllarda ölmüş. Örgü saçlı, dişlek ve çok sevecen bir kız. Zamanının ölçülü baskı gören çocuklarından olduğu için herkesle arkadaş. Doğum günleri ailelerin gözetimi altında oluyor ama yine de arkadaşlarıyla doğum günü kutlayabilen az. Eliflerin bahçesinde olacak doğum günü. Elife daha geçen hafta derste not yazarak iletmişim Tuğçeye olan aşkımı. Tenefüste kantinin arkasında buluşup konuşmuşuz. Fikret çok ilgileniyormuş Tuğçeyle, elimi çabuk tutmalıymışım. Fikret, hayatın her zaman diliminde, her şart altında var olmasa olmaz bir zengin piçi. "Fikret mi" diyorum. "Her istediği olmak zorunda olan piç, fazladan bir Tuğçesi olsa da olmasa da onun için farketmez, neyin kıymetini bilmiş şimdiye kadar" "tamam işte" diyor Elif. "Doğum gününe kesin gel ve bence artık konuş Tuğçeyle" "Tamam" diyorum. "İki elim kanda olsa da geleceğim" Bu doğum gününe gitmem şart, benim yeniden doğacağım gün için oldukça iyi seçilmiş bir gün. Ne giyeceğime karar vereli üç gün olmuş ama ayakkabı konusu ertelene ertelene bu sabaha kalmış. İyi gelsin de şişi biraz insin diye iki gecedir yatmadan yapmadığım kalmadı, hala 2 numara büyük. "Ayağınla oynamıyorsun yine di mi?" diye soruyor annem. "Hayıııır!" Hadi bismillah, tırnak makasının ağzını alabildiğince köküne yerleştiriyorum tırnağın, çok canım yanıyor. İki elimin işaret ve baş parmaklarını üst üste koyarak gözlerimi kapatarak bastırıyorum.
Kendime geldiğimde evimdeyim yine. Elimde tırnak makası, 44 yaşında, kilolu, hala çalı saçlı ve korkağım. Bugündeyiz diyorum. Sol ayağıma bakıyorum, üniversite son sınıfta etfarlıca bir operasyonla yarısı alınarak ancak kurtulabilmiş baş parmağıma. Fikretle Tuğçe tabii ki lise son sınıfta ayrılıyorlar. Haberleri geliyor. Biz Elifle deniyoruz şansımızı, olmuyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder